MUZAFFER BUYRUKÇU'NUN ÖYKÜLERİNDE MEKANSAL YABANCILAŞMA/ Aslıhan Aytaç

Araştırma

Arnavut göçmeni olan Muzaffer Buyrukçu, mimetik bellekten yola çıkarak meydana getirdiği kurgusal metinlerinde, bireysel ve toplumsal bir dönüşüm unsuru olarak görüngülenen göç ve göçmen sorununu ele alır. Göçmenlerin yaşadığı trajik deneyimlere tanıklık eden yazar anlatılarında, onların yaşantısına yer vererek çok yönlü çıkarımlarda bulunur.

Aslıhan AYTAÇ

Öz

Kolektif bilinçten damıtılarak gelen bellek kodlarının ve binlerce yıllık tarihsel süreçte meydana getirilen kendilik değerlerinin koruyucusu durumundaki kimlik mekanları, aidiyet hissi yaratması yönüyle dünyalık zamana tutunmayı sağlar. Bireyin, kendini ait hissettiği kimlik mekanlarından göç etmek zorunda bırakılması, yurtsuzluk bağlamında yabancılaşma sorununun ortaya çıkmasına neden olan bir süreç yaratır. Mekan değişimine bağlı gelişen yabancılaşma, çalışmada, göç edimi ve göçmen algısı üzerinden değerlendirilecektir.

Arnavut göçmeni olan Muzaffer Buyrukçu, mimetik bellekten yola çıkarak meydana getirdiği kurgusal metinlerinde, bireysel ve toplumsal bir dönüşüm unsuru olarak görüngülenen göç ve göçmen sorununu ele alır. Göçmenlerin yaşadığı trajik deneyimlere tanıklık eden yazar anlatılarında, onların yaşantısına yer vererek çok yönlü çıkarımlarda bulunur. Bu nedenle özyaşam öyküsel izlerin bulunduğu öykülerde başat izlek, mekansal yabancılaşma olarak belirir Bulundukları yerlerde kendilerini 'yaban' hisseden anlatı kişileri, psikolojik, sosyolojik ve ekonomik biçimde irdelenirken anavatan ile göç edilen yer/ülke arasında sıkışmaları, yabancılaşmayı güçlendiren bir durum olarak açımlanır.

Kitaplar

Giriş

Bellek ve mekan arasındaki diyalektik ilişki, ilk çağlardan itibaren insanoğlunun dikkatini verdiği önemli bir konu olmuştur. İnsan; mekanı, zamanla birlikte anlamlandırarak belleğe taşır. Böylece mekan-zaman ilişkisi, algısal boyutu ile işlevsel bir nitelik kazanır. Kendilik değerleri, bellek kodları ve mekan arasındaki olumlu ilişki bireyi, içinde bulunduğu zamana (şimdi) ve barındığı mekana (burada) ait hissettirir. Ancak şimdi ve buradalıktaki olumsuz içerikler, tekinsizliğin yarattığı aidiyetsizlikte yurtsuzluk itkisine dönüşür ve bu zaman diliminde birey, mekansal yabancılaşma sürecine girer:

Kimlik mekanları (Morley vd. 201 1: 1 1), binlerce yıllık tarihsel süreçte meydana gelen bellek kodları ve kendilik değerlerinin gelecek kuşaklara aktarılması için gerekli bir unsurdur. Çünkü bireyin "kendilik bilinci ile hem uzamsal boyutta dünya ile hem de zamansal boyutta toplumsal geçmişiyle bağlantıya geçmesi kaçınılmaz bir gerekliliktir." (Korkmaz, 2004: 31 ). Ancak varoluşun hissedildiği kimlik mekanlarından zorunlu biçimde göç edilmesi ve yerleşilen yeni ülkeye; psikolojik, sosyokültürel, sosyoekonomik açmazlar nedeniyle tutunamamak, mekansal yabancılaşma sorunsalını ortaya çıkarır. "Yer değiştirme" (Ünaldı, 2011: 32) sonuçlarından biri olan mekansal yabancılaşma, çalışmada öykülerden hareketle 'göç' edimi bağlamında irdelenecektir. İnsanlık tarihi boyunca askeri, siyasi ve ekonomik sorunlar neticesinde ortaya çıkarak toplumları değiştiren/ dönüştüren etkili güçlerden biri olan göç "süresi, yapısı ve nedeni ne olursa olsun insanların yer değiştirdiği nüfus hareketleri" (Perruchoud vd. 2013: 35-36) şeklinde tanımlanır.

Türk tarihinde Balkan Savaşları ile Birinci Dünya Savaşi'ndan sonra ülke sınırlarının değişmesiyle ortaya çıkan göç ve göçmen sorunsalı, yazınsal alanda yankılarını kısa sürede bulur. Muzaffer Buyrukçu, toplumsal buhrana yol açan bir dönemin en önemli sorunu durumundaki göç hareketlerini, anlatılarında mekansal yabancılaşma düzleminde ele alarak "göçtün) bir tarafıyla yabancılaşma" (Öztürk, 2018: 6) meydana getirdiğini gösterir. Davranış alanında yer alıp taklit sonucu edinilen mimetik bellek (Assmann, 2015: 27) unsurlarına, Arnavut göçmeni olması yönüyle sahip yazar, evrensel bir sorun şeklinde görülen göç edimini mekansal yabancılaşma ile dikkatlere sunar. Yazar, Balkanlar'dan Türkiye'ye göç eden ailesinin, mekana uyum sağlamakta güçlükler yaşadığını şöyle ifade eder: "Büyük Göç'te gelmişim Anadolu'ya. Bu -kopuşla- birlikte drama düşmüşüz ve serüvenden serüvene yuvarlanmışız. ( ... ) Ayrıca yabancılık psikolojisi, yerli göçmen ilişkilerinin dengesizliği, bağdaşarnarnak: dil, gelenek, görenek, töre ayrımı sudan çıkan balığa döndürmüş bizimkileri" (Buyrukçu, 1976a: 48). Buyrukçu, ailesinin karşılaştığı kültürel, ekonomik zorluklardan hareketle göç ve göçmen sorununu öykülerine konu edinirken deneyimsel olan mimetik bellek unsurlarını değiştirmeden okuyucuya aktarmayı tercih eder. Bu nedenle öykülerde yabancı olma, maddi-manevi açmazlar, bunaltıcı iç göçler, yerli-göçmen çatışmaları ve dil kullanımındaki ayrımlar göçmen yaşamını özetleyen unsurlar olarak göze çarpar.

Kitaplar

Yazarın Kavga isimli öykü kitabı ile Ucu Güllü Kundura ve Dar Sokaklardaki Duman romanları arasında metinlerarası ilişki söz konusudur. Aynı öykü kişilerinden meydana getirilen üç anlatıda, mekansal yabancılaşma izleğinin başat olarak kullanılması yazarın bilinçli tercihi şeklinde değerlendirilmelidir.

Göçmenlerin zorlu yaşam mücadelesini ismi ile imleyen Kavga, aynı anlatı kişilerinin yer aldığı birbiriyle bağlantılı dokuz öyküden meydana gelir. Öyküler, yapı ve izlek unsurlarındaki bütünsel algının kırılmaması için isimlendirilmeyerek numaralandırılır. Eserin şahıs kadrosu; Ana, Baba ile çocukları Naci, Mehmet, Sevim, Nuran, Osman; Dayı, Bayramdan oluşur. Ana ve ağabeyi/ Dayı, Balkanlar'da varsıl, yetke sahibi bir ailenin üyeleridir. Ananın severek evlendiği eşi/Baba ise, hayatı boyunca çalışmak zorunda kalan bir emekçidir. Bayram, Baba'nın kız kardeşi ile evli olduğundan enişte sıfatını alarak öykülerde yer edinen bir anlatı kişisidir. Aile büyükleri olan Ana, Baba, Dayı ve Bayram, Balkanlar'dan Türkiyeye göç etmek durumunda kalırken çocuklar Türkiye'de dünyaya gelir. Yeni coğrafyada çeşitli sorunlarla yüzleşmek zorunda kalan aile bireyleri, mekana uyum sağlayamadığı için yabancılaşma süreci başlar.

Mağara'daki öykülerden biri olan "Onlarda mekansal yabancılaşma, öteki/yaban şeklinde nitelendirilen 'göçmen' ile ötekileştiren 'yerli'nin çatışması şeklinde açımlanırken "Günlerden Bir Gündeki "Fatma Teyzenin Duyguları"nda ise yabancılaşma, anavatan özlemi bağlamında ele alınır.

Göçmenin Labirentleşen Mekanda Düşüşü

Mekan, bireyin dünyalık zamanda tutunmasını sağlayarak direnme arzusunun tezahürüne dönüşmekle birlikte onun tinsel dünyası ve hayata bakış açısına bağlı olarak algısallık kazanır. İçsel ya da dışsal çatışma yaşayan göçmen için mekan, kuşatıldığını hissettiği kaçma/kurtulmanın mümkün olmadığı bir labirente dönüşür. Dar/kapalı (Korkmaz, 1997: 169) biçimde duyumsanan bir labirentte sıkıştığını düşünen göçmen için zaman da kuşatıcı etkisini göstererek mekanı cehennemleştirir. Buyrukçu öykülerde labirentleşen mekanı, göçmenlerin uyum sorunlarına bağlı gelişen yabancılaşma, hesaplaşma ve çatışmalarının açımlanmasını sağlayan fonksiyonel bir unsur olarak kullanır.

Göç edilen coğrafyanın sosyokültürel ve sosyoekonomik yapılanmasıyla bütünleşemeyen göçmen ıçın mekansal yabancılaşmayı güçlendiren dinamiklerden biri de maddi koşulların olumsuz yönde değişmesi ve saygınlık kaybını ortaya çıkarmasıdır.

Osmanlı Devleti'nin, Balkan topraklarını kaybetmesiyle bölgede yaşayan Türkler, anavatan olarak kabul ettikleri coğrafyadan ayrılmak zorunda kalır. Bu durum onları, manevi olduğu kadar maddi açıdan da zor durumda bırakır. Mal varlıklarının anavatanda kalması, göç edilen ülkede, ekonomik açmazlara neden olarak mekana uyumda önemli bir engel teşkil eder. Bu olumsuzluklar Kavga'daki öykülerde, varlıklı bir ailenin varisi olan Ana ve Dayı'nın yaşadığı maddi-manevi 'düşüş' bağlamında değerlendirilir. Yetke sahibi babasının gücünü devralan Dayı, yabancısı olduğu coğrafyada denge kuramadığından yoksullaşırken aileyi de kendisiyle birlikte sürükleyip mekanın labirent biçimde hissedilmesine neden olur:

"Ne yapsın zavallı, kırk yılda bir seviniyor." dedi Dayı, acıma duyguları boğazını daralttı. Kocaman bir Bey kızıyken, yediği önünde yemediği arkasındayken, konakta bir sürü hizmetçi oradan oraya koşarken ... ( ... ) "Hayata iyi başladık Naci. Dedenin zenginliği her istediğimizi gerçekleştirdi ama başladığımız gibi sürdüremedik."

"Suçlu siz misiniz?" dedi Naci.

"Suçlu Osmanlılar... Balkanları gavurlara bırakınca biz de mahvolduk. Ama bizim de suçumuz var." dedi Dayı, "Elimizdekileri idareli kullanmasını bilemedik. Har vurduk harman savurduk."

"Başka türlü yapamazdınız Dayı. Yabancı bir yerdeydiniz. Yol iz bilmiyor, insan tanımıyordunuz." (Buyrukçu, 1976: 79)

Kitaplar

Balkan bölgesinde siyasi, sosyal, ekonomik açıdan güçlü bir bilge kişi olan Yunus Bey ve ailesi, savaş dönemine kadar varlıklı, saygın bir yaşam sürdürür. Varsıl olmanın ayrıcalığı ile imkanlarına alışkın Ana ve Dayı, hiçbir sorunla yüzleşmedikleri bir yaşam evresi geçirir. Ancak Osmanlı Devleti'nin, Balkan topraklarını kaybetmesiyle başlayan süreç, onlar için değişimin ilk adımını oluşturur. Türkiye'deki toplumsal yaşama, ekonomik koşullara uyum sağlayamadıklarından maddi güç kaybı yaşayıp yabancısı oldukları bir hayat tarzına maruz kalmaları mekanı labirentleştirir. Bununla birlikte bu durum sonrasında gelişen saygınlık/itibar kaybına gizil bir öfke duyarak mekanı yadsıyıp yabancılaşırlar. Komitacı kimliğiyle Balkanlar'da yaşanan çatışmaların içinde aktif biçimde rol alan Dayı, vatan topraklarının düşmanlara bırakılması hususunda Osmanlı Devleti'rıi suçlayarak duyduğu vicdan azabından kurtulmak ister. Böylece tarihi gerçekleri bireysel bir bakış açısıyla ele alıp "kişinin özel deneyimleri yani "yakın geçmişi" ni, göz önünde tutan biyografik hatırlama tarzı" (Assmann, 201 5: 60) ile anlatarak göçün ikinci kuşak temsilcisi Naci, Mehmet, Sevim ve Nuran'da geçmiş hafızası kurar. Öznel bir bakış açısıyla Osmanlı Devleti'nin stratejik hataları olduğunu düşünen Dayı, kendi yanılgılarını da dile geririr. Mülklerini Balkanlar'da bırakmalarına rağmen diğer menkulleri ile göç ederler. Ancak göç nedeniyle gelinen mekanda kendilik değerlerinin yansıması "nesneler belleği" (Assmann, 2015: 2 7) kısa zamanda kurulamadığından bilinmezliklere yenik düşerek tüm varlıklarını kaybedip zorlu bir hayat kavgasına girmek durumunda kalırlar. Pek çok iş kurup başarılı olamayan aileyi iç göç yapmak durumunda bırakan Dayı, maddi gücü zaman içerisinde tükettiğinden mahcup olarak yaşamdan çekilip eve kapanır. Hayatını savaşarak geçiren özgüvenli ve gururlu Dayı, pasivize olduğundan kardeşi Ana'nın eşi, eniştesi Baba'nın himayesine girer. "Kocaman Yunus Bey'in canından değerli iki evladı, Dayı ile Ana, Baba gibi bir ırgatın maddi ve manevi egemenliği altındaydı." (Buyrukçu, 1976: 127) şeklinde düşünen Dayı, özsaygısını/özgüvenini yitirdiğini sezdirmekle birlikte muhtaç olduğu Babaya duyduğu olumsuz hislerini belirtir. Baba'yı küçümseyen Dayı, yeğenlerinde geçmiş hafızası oluşturarak farkındalık yaratıp onun tesirini yok etmeye çalışır. Bununla birlikte Dayı, yeğenlerinin/çocukların aynı yanılgılara düşmemeleri için hafızalarını canlı tutup "anlam aktarıcı" (Korkmaz, 2004: 34) kimliğiyle kendilik bilinci oluşturarak yabancılaşmanın gelecek kuşak etkilerini yok etmeyi hedefler.

Birey ve mekan arasında kurulan ilişki algısallaştığında, farkındalığa bağlı bir bilinç ortaya çıkar. Kavga'da, kimlik mekanlarından ayrılmak zorunda kalan göçmenlerin kendilik değerlerini yitirmekten korkmaları nedeniyle göç edilen coğrafyada "mekansal bilinç" (Harvey, 2013: 28) oluşturamadıkları gözlemlenir. Bireyin çevreyle bilinç düzleminde ilgi kuramamasının yarattığı huzursuzluk, mekanı labirentleştirirken öyküde, yabancılaşmanın da asli unsuruna dönüşür: "(Evde) Hırpalanmış hayatlar, eski hikayeler, umutsuzluklar, sürtüşmeler, çetin kavgalar, huzursuzluk, bıkkınlık vardı." (Buyrukçu, 1976: 120) söylemi, öykü kişilerinin dünyayı algılayış biçimine geçmiş ve şimdi düzleminde gönderme yaparak yabancılaşmanın etkisini yoğunlaştırır. Varlıklı Yunus Beyin çocukları Ana ve Dayı, göçten sonra güçlerini kaybederken Baba'nın bakımına muhtaç olduklarından hırpalanmış bir hayatı sürdürmeye çalışır. Baba'nın umutsuzluğa bağlı hırçınlığı, Ana'run bıkkınlığı, Dayı'run övünerek anlattığı eski hikayeleri, Bayram'ın cimriliğine bağlı sürtüşmeler ve zorlu bir hayata karşı ortaya çıkan çetin kavgalar; evin, yuva özelliğini yitirip labirentleşerek sıkıcı, boğucu nitelikte algılanmasına yol açar.

Balkanlardan Türkiye'ye dış göç ile gelen aile, ekonomik açmazların dayatmasıyla iç göçlere başlar. Ülke içinde bir şehirden başka bir şehre savrulan anlatı kişileri, yerleşik düzen kuramadıkları için yabancılıkları uzun süre devam eder. Aynı olumsuz edimleri sıklıkla deneyimlemenin verdiği varoluşsal tükeniş, öyküdeki yabancılaşma izleğinin ana etimonunu teşkil eder: "Kırk senedir dolaşır dururiz kalayci çingeneleri gibi. -Orda ekmek var- derler, koşariz oraya, -burda var- derler, ayde buraya koşariz. Sankim ep koşmak, ep sürünmek için dogmişiz." (Buyrukçu, 1976: 204). Yabancılaşmanın etkisiyle hiçbir mekanla ilişki kuramayıp aidiyet hissetmeyen Ana, Balkanlar'da başlayıp Türkiyede süren göçlerden yorgun düşer. Yollarda geçen yılların ardından, yaşadıklarını eleştirel bir tutumla dile getirir. Tanrı tarafından yazıldığına inandığı yazgısını kabullenmesine rağmen şimdideki varoluş durumunu kırgın biçimde sorgular ve "mekana ait olamadığını düşündüğü anlarda, yurtsuzluk etkisi ile bunalıma düşer." (Korkmaz vd. 2020: 5). Uzun yıllar boyunca mekan değiştirmenin bıkkınlığını yaşayan Ana, İstanbul'un göç edilen son şehir olması hususunda ısrar eder. Hayatını maddi açmazlar nedeniyle eski bir evde idame ettirse de yerleşik düzen kurarak yabancı olmaktan kurtulmak ister. Ancak labirent mekan özellikleriyle tasvir edilen ev, doğal afetlere karşı hazırlıksız olduğundan felaketler karşısında yenik düşer. Bu nedenle "6" ismi verilen öyküde deprem, "8"de tahtakurusu istilası, "9"da ise yağmur/ fırtına, evin labirentleştiğini göstermek üzere kullanılarak mekansal yabancılaşmanın haklı nedenleri olduğunu gösterir. Bununla birlikte "6" isimli öyküde deprem, göçlerle sarsılıp alt üst olan yaşamları; "8"de tahtakuruları, emeklerin tiranlar tarafından sömürülmesini; "9"da ise fırtına ise inişli çıkışlı ruh hallerini imleyen karşıt değer simgeleri olarak kullanılır.

Kavga isimli kalem eserindeki tüm öykülerde, göçlerden yorulan Baba, eşi Ana gibi olumsuz özelliklerine rağmen tutunacak bir mekan bulmanın verdiği güven hissiyle aidiyet duyumsadığı evinden ayrılmak/ taşınmak istemez. Çünkü "yaşadığı evi kendine dönüştürerek/ aitleyerek bir kimlik mekanı kur(mak)" (Deveci, 201 7: 1 73) ister. Bu nedenle çocukların yeni bir eve taşınma tasarısını reddederek mekana tutunmaya çabalar: "Babam, ömrü boyunca oradan oraya sürüklendiği için göçten bıkmış, illallah etmiş artık. Taşınmayı da bir göç gibi görüyor ve korkuyor." (Buyrukçu, 1976: 194) söylemi mekansal yabancılaşmanın yarattığı tahribatı serimler. Göç edimini deneyimlemerniş olan Naci, Mehmet, Sevim, Nuran labirentleştiğini hissettikleri evden taşınıp yeni bir eve yerleşmeyi ister. Ancak Ana ve Baba'nın tavrı, taşınma isteğinin gerçekleşmeyeceğini gösterir. Bunun üzerine öfkesini "ev ev değil ki geberir insan burada." (Buyrukçu, 1976: 257) diyerek dile getiren Naci, evdeki otorite sahibi kişi olarak büyüklerini ikna etmeye çalışırken onların korku/kaygılarına hak verir.

Kitaplar

Balkanlar'da maddi varlıkla birlikte iktidar erkine sahip aile, Türkiye'ye göç ettikten sonra ekonomik kayıpla birlikte saygınlığını da yitirir. Özellikle saldırgan tavırlarıyla öykülerde yer alan Baba'run olumsuz ruh hali, aile içerisindeki otoritesini kaybetmesi ile ilişkilendirilebilir. Çünkü göçmenlerde "tüm aile fertlerinin birlikte göç ettiği durumda babanın başlangıçta sarsılmaz olan otoritesi zaman içinde zayıflamaktadır." (Gezici Yalçın, 201 7: 62). Otoritesinin zayıfladığının farkında olan ancak bunu kabullenmek istemeyen Baba, tutarsız her söylem ve davranışının aile bireyleri tarafından onanmasını bekleyip aksi bir tavırla karşılaştığında ise "kavga" yaratır. Halihazırda labirent mekanı belirginleştiren olumsuz koşullara sahip ev, Baba'nın otorite kaybını göstermek üzere kullanılarak mekana yabancılaşmayı imleyen özellikleriyle tasvir edilir:

"Yağmur içeriye yağıyor, kar içeriye yağıyor. Tahtakurulanndan, pirelerden çektiğimiz de cabası. ( ... )Bu dert çekilir mi yani?( )

"Boşuna nefes tüketmeyin, babanız çıkmaz buradan." dedi. ( )

"Niye istemiyor?" diye bağırdı Mehmet, "Mezardan farkı mı var buranın? Baba'nın tutumundaki saçmalıkla alay ettiğini belirtircesine burnundan bir -hıh sesi- çıkardı. ( ... )

"Biz evi tutalım da isterse gelmesin." dedi Mehmet." (Buyrukçu, 1976: 154)

Dış dünyanın koşullarından koruyamayan eski bir evde barınmak, ikinci kuşak göçmen temsilcileri Naci, Mehmet, Sevim, Nuranı oldukça rahatsız eder. Doğa olaylarına karşı dayanıksızlığı, yıkık dökük görüntüsü nedeniyle mezara benzetilen ev, kişilerin güvende hissetmemesi ve utanç kaynağı olması yönüyle yabancılaşmayı arttıran labirent bir mekandır. Bu nedenle evi değiştirmek isteyen Mehmet, Naci'yi ikna etmek için haklı gerekçelerini sıralarken o, Baba'nın bu karara onay vermeyeceğini söyler. Bunun üzerine Mehmetin isterse gelmesin demesi Baba'nın çocukları üzerindeki otoritesini yitirdiğini gösterir.

Sağduyulu yapısı, vakur tavırlarıyla öne çıkarılan Naci, Baba'nın kaybettiği otoriteyi zaman içerisinde ele geçirir. Ancak sevgi ve saygısını yitirmeyen Naci, alınacak kararda son sözü söyleyecek kişinin Baba olduğunu dile getirerek ideal bir davranış biçimi sergiler.

Mağara'da yer alan "Onlar" öyküsünde, bir kamu kurumunun aynı dairesinde çalışan göçmen İsmail ile yerleşik Haydar ve Niyazi arasındaki ekonomik temelli tartışma, mekansal yabancılaşmayı göçmen-yerli ilişkisi düzleminde ortaya koyar. Öyküde, göçmenlerin yerlileri küçümsediği yerlilerin ise göçmenleri kıskandığı okuyucuya sezdirilir:

"Türkiye' de bir bozukluk, bir çöküş varsa, bunları yaratan Balkanlardan gelen göçmenlerdi. Onlar en büyük tüccarlardı, fabrikatörlerdi, verimli toprakların sahibiydiler ve şehirlerin en güzel yerlerinde oturuyorlardı. Bu gerçek, Niyazi'ye bir kimsesizlik duygusu veriyor, kendi yurdunda öksüz gibi yaşama bilincine kadar götürüyordu." (Buyrukçu, 1971: 332-333)

Anlatıda, Türkiye'nin yabancısı kabul edilen göçmenlerin, yerlilerden sosyokültürel ve sosyoekonomik açıdan güçlü olması çatışmanın çekirdeğini oluşturur. Çalışma arkadaşlarına göre varlıklı olup apartman yaptıran İsmail, gecekonduya kira veren Niyazi'nin tepkisini göçmenliği nedeniyle çeker. Bunun üzerine göçmen ve yerli arasındaki farklılıklar üzerine çok yönlü bir tartışma başlar. Hak, toprak, ekonomik kaynaklarının gasp edilerek Balkanlar'dan gelen göçmenlere verildiğini düşünen Niyazi'nin, anavatanına yabancılaşıp öksüz gibi korunmasız hissetmesi öfkesini güçlendirir. Onun öfkesine ironik biçimde karşılık veren İsmail, göçmenlerin ülkeye medeniyet getirdiğini iddia edince Niyazi tarafından adaletsizlik, haksızlık, gaspı yaygınlaştırdıkları yönünde bir cevap alır. "Biz" ile "onlar" arasındaki farklılıklar etik ve ekonomik düzlemde açımlanarak sorunun kaynağı sosyal adaletsizlik olarak belirginleştirilir. Bununla birlikte göçmen-yerli ilişkisinin olumsuz yönde ortaya çıktığı serimlenir.

Öykülerde mekansal yabancılaşma, insan-mekan-zaman ilişkisinin kurulamaması sonucunda ortaya çıkan bir sorunsal olarak değerlendirilir. Mekana uyum sağlamakta güçlüklerle karşılaşan anlatı kişileri; sosyal, kültürel, ekonomik etmenlerin olumsuz etkilerinin de yönlendirmesiyle zaman içerisinde yabancılaşır. Bu süreç saygınlık/ itibar kaybı, maddi açmaz, iç göç ve yerli halkla yaşanan çatışmayla kuşanarak trajik bir sarmala dönüşür.

Kitaplar

Kendiliğin Çağrısı: Bellek Kodları

Bir hatırlama sorunu olan mekansal yabancılaşmadan kurtulmanın en etkili yolu, kendiliğin çağrısı olarak nitelendirilen bellek kodlarına sığınmaktır. Bellek kodunun, bir toplumda çağlar boyunca deneyimlenen eylem ve oluşturulan kendilik değerlerinin kolektif bilinçteki simgelenmiş biçimi olduğu söylenebilir. Bu yönüyle atalar ruhunun izlerini taşıyan bellek kodları, kuşaktan kuşağa aktarılarak mekan ve zamanın sonsuzluğuna tutunmak istenir. Birey, mekanın süreklilik duygusunu sağlamasıyla (Nora, 2006: 1 7) geçmişiyle bağlantı kurarak kendiliğin çağrısını duyar.

Kavga'da mekansal yabancılaşmanın, göçmen bir aile aracılığıyla incelenmesi yazarın bilinçli tercihidir. Ailenin, göç etmek zorunda kalan yığınların temsilcisi olarak anlatılarda yer aldığı, Ana, Baba ve Dayı gibi akraba isimlerinin simgesel kullanmasıyla belirginleştirilir. Kendilik değerlerinin aktarılmasında görev üstlenen Ana, Baba, Dayı'run isimleri öykülerde kullanılmaz. Yaşanan tüm anlaşmazlıklara rağmen birbirine sıkı bağlarla bağlı aile üyeleri aracılığıyla "ailemin). göç sürecinde büyük rol oyna(dığı)" (Gezici Yalçın, 201 7: 60) netleştirilirken büyüklerin kültürel bellek kodlarının aktarımındaki önemine göndermede bulunulur.

Mekan ve zamanı farklı şekillerde algılayıp anlamlandıran aile üyeleri, mekansal yabancılaşmayı da aynı biçimde deneyimlemez. Ana, Baba ve Bayram yaşanan kökten değişiklikleri reddedip çaresizce geçmiş zamana tutunmaya çabalar. Bilge arketipi temsilcisi Dayı ise değişimin yaşam gerekliliği olduğunu düşünüp kabullenir. Böylece olması gerek bir davranış biçimi sergileyip gençlere örnek teşkil eder. Naci, Mehmet, Sevim, Nuran ve Osman ise göç edilen yeni ülkedeki yaşam koşullarına uyum sağlar. Ancak "birinci kuşak, göç sırasında maruz kaldıklarını, deneyimlediklerini çocuklarına aktardığından kuşaklararası ile göç temsili" (Gezici Yalçın, 2017: 63) meydana gelir. Böylece ikinci kuşak temsilcisi gençler; Ana, Baba, Bayram ve Dayı'run aktardığı anılarla göç deneyimini temsili de olsa hisseder.

Bellek kodlarını aktarması yönüyle öykülerde, kendiliğin çağrısını yapan "Dayırun masalsı bir üslupla anlattığı Balkanlar[dan]" (Buyrukçu, 1976: 182) yapılan göç, anlatı kişilerinin isteğine bağlı olmadan geliştiği için "zorunlu göç" (Betts, 201 7: 18) kapsamına girer. Zorunlu göç ile başka bir ülkeye yerleşen göçmenler, ortak mekan imgesini kaybettiklerinden anavatan özlemi duymaya başlar. Bellek mekanlarını (Assmann, 2015: 14) yitirmekten korkan göçmenlerin yurtsuzluk itkisi, mekansal yabancılaşma sürecini hızlandırır. Bu yönüyle anavatana geri dönme isteği, geçmiş zamana duyulan özlemi; yabancılaşma ise şimdiki zamana mekansal düzlemde yabancı olmayı imler.

Ana ve Baba, geçmişe tutunarak kendilik değerlerini korumayı hedefler. Bu nedenle onlar için "geçmişe ait mekanlar ve yaşattıkları, mutluluk kaynağı olur." (Deveci, 2014: 5 7). Bu yönüyle geçmiş zamanın simgesi anılara sığınan Baba, kimlik ögelerini çocuklarına aktararak geleceğe ağmak ister. Bellek kodlarını canlı tutmaya çalışan Baba, olağanüstü olay, varlıkları konu edinen efsaneleri anlatıp ortak bir hafıza kurmak ister. Çünkü inanılarak anlatılan "efsaneler hatırlama figürleri" (Assmann, 2015: 60) şeklinde kullanılır. Baba, geçmişe dönük yaşantıları hatırlatan efsaneler ile duygulanırken ailesinin de kendisine eşlik etmesini ister. Balkanlar'da yaşadığı olağanüstü bir deneyimi çocuklarına anlatarak bellek kodlarını kendiliğin çağrısı şeklinde aktarır. Büyücü bir kadın olan Zeynep nenenin Ay'ı yere indirdiğini naklettikten sonra çocuklarının bu efsanede kendiliğin izlerini bulmasını bekler: 'Açın şini gözlerinizi! dedi. Açtık. Eva eva, bir de ne göreyim; o kocaman ay, iki metre üstümüzde durmaz mı?" (Buyrukçu, 1976: 106) diyen Baba, tılsımlı güçleriyle insanları etkileyen Zeynep nenenin, Ay'ı yere indirdiğine inanılmasını bekleyerek anlatır. Ancak Ay'ın yere inmesi, gerçekleşmesi mümkün olmayan efsanevi bir olay olduğundan Bayram ve Ana hariç kimse inanmaz. Tutunamadığı mekana ve zamana yabancılaşan Baba, geçmişin yüceliğine sığınarak karanlık duyumsadığı şimdiyi, Ay'ın ışığıyla kutsar. Bununla birlikte "bizim memleket başkaydı. ( ... )cadılar bilem vardı." (Buyrukçu, 1976: 107) diyen Bayram, inanan Ana- Baba, anavatan özlemini hatırlama figürleri olan anılar ile dindirmek ister. Böylece kültürel bellekle bağlantı devam edip geleceğe ağarak kendilik değerleri korunacaktır. Görüldüğü üzere mekansal yabancılaşma, ataların aktardığı kültürel bellek kodlarını, yüzyıllar içerisinde oluşan gelenekselliği ve kişisel yaşamları boyunca meydana gelen kendilik değerlerini korumaya yönelik bir reflekstir.

Refleks biçiminde ortaya çıkan mekansal yabancılaşmaya maruz kalan Ana ve Baba, zorunlu da kılınsa göç etmenin pişmanlığını yaşar. Uyum sağlanamayan kültürel yapı, maddi koşulların elverişsizliği mekanı yadsıma sürecini hızlandırır. Bu durum Balkanlar'da terk edilmek zorunda kalınan ev bağlamında açımlanarak mekanın önemi kendilik düzleminde ortaya çıkarılır:

"Balkanlardaki düzenlerini bozup -buraya- sürükleyenleri en sert sözcüklerle lanetliyordu." (Buyrukçu, 1976: 172)

"Bazı şeytan akıllılar girmişler beyinlerine, -Türkiye şöyle güzel, böyle bolluk, çok çok toprak verecekler- diyerek kandırmışlar, getirmişler buraya. Ama getirir getirmez kaybolmuşlar ve Ana'yla sülalesi şaşkınlıktan kurtulup -yerleştim, yerleşiyorum- diyene kadar topraklar, evler, orada herkesin yanında ırgat duranların, yanaşmaların, ipsiz-sapsızların ellerine geçmiş." (Buyrukçu, 1976: 205)

Göç edecekleri ülke ile ilgili araştırma yapmadan ötekilerin yönlendirmesiyle kontrolsüz biçimde topraklarından ayrılan aile, seçimlerinin sorumluluğunu üstlenecek bilinç/farkındalık düzeyinde olmadığından hatayı tercihlerinde aramaz. Seçimlerini sorgulamayan aile, ötekileri suçlayarak suçluluk duygusunu ötelemekle birlikte tepkilerini pasif biçimde pişmanlıkla ortaya koyar. Yönlendirmeleri esas alıp seçim yaparak "özgür seçimlerini oluşturmayan öykü kişileri, farkındalıktan uzak günübirlik bir yaşam sürdürürler." (Deveci, 2012: 119). Günübirlik sorunlarla mücadele edememeleri, maddi birikimlerinin erimesine neden olduğundan yerleşik düzen kurmada güçlük çekerler. Geçmiş zamana tutundukları için göç edilen topraklarda kök salamayan kişiler, bellek mekanlarına sığınarak ataların emaneti anavatan topraklarının talan edildiğini ev simgesiyle düşünür.

Ana, Baba, Bayram mekana yabancı olduklarını İstanbul Türkçesini öğrenmemekte direnerek gösterir. Balkan Türklerine özgü ağız özelliklerinde ısrarcı olup gençler tarafından yapılan düzeltmeleri kabul etmemeleri anavatana duydukları özlemi gösteren bir davranış biçimi olmakla birlikte "varolanı reddeden bellek" (Assmann, 201 5: 3 1) yansımasıdır. Bu reddediş nedeniyle Balkan yöresi ağız özelliklerinde direten aile büyükleri, mekansal yabancılaşmayı dil aracılığıyla gösterir: 'Ah ah, olacaktık şini memlekette ki ... " ( ... ) "Bugün bıraksalar üstümdeki fistanla giderim." dedi Ana. "Evimizde kim bilir angi gavur uturur?" (Buyrukçu, 1976: 63). Ev ile terk edilen yurt/ anavatan imlenir. Ev, memleket ve yurdundan uzakta olan Ana, yaşadığı toprağa ait hissetmediği için mekana yabancılaşır. Hayatını gurbette devam ettirdiğinden "kendini "yurdunda" hissetme arzusu" (Morley vd. 201 1: 126) ile yıllarını geçirir. Ataların emaneti topraklarını, gavur olarak nitelendirilip küçümsenen yabancılara, teslim etmelerinin üzerinden uzun yıllar geçmesine rağmen hala üzüldüğünü evin/ memleketin akıbetini merak edişiyle sezdirir. Bu nedenle değişim/ dönüşüme karşı olup kendilik değerlerini geçmişe tutunarak muhafaza eder. Tinsel varoluş alanlarını korumak amacıyla verili olanda tutuklu kalıp tehlikeli bulduğu gelişime karşı durarak İstanbul Türkçesini kullanmaktan kaçınır.

"Fatma Teyzenin Duyguları" öyküsünde, anlatı başkişisi Fatma teyzenin göç edilen ülkede geçirdiği uzun yıllara rağmen mekana ait hissetmeyip yabancılaşması, davranış biçimleri ile belirginleştirilir. Yaşanmışlıklara ait mim etik bellek kodu yansıması olarak kullanılan bağ bozumu şöleni, kendilik değerlerini imleyen bir deneyimi işaret eder:

"Bizim var idi bağlarımız ki, her bir kütükten bir küfe üzüm keserdik. ( ... ) Bu üzüm çiğneme; çabanın, amacın, kardeşliğin, dostluğun pekiştiği, tertemiz niyetlerin, kirlenmemiş duyguların ortaya döküldüğü eşsiz bir şölendi. ( ... ) Hep tekrarlanacağına inandığı bu şölen ve benzerleri İstanbul'a göçünce yoklara karışmıştı. Benliğini doyurup zenginleştiren coşkun kaynaklar kurumuştu, yoksullaşmıştı." (Buyrukçu, 1983: 17 4- 175)

Binlerce yıllık kadim bir geleneğin sembolü niteliğindeki bağbozumu şöleni, kendilik değerlerinin kurulmasıyla birlikte yeniden doğuşu imler. Bereketli toprakların bağlarından üzüm toplanmasıyla başlayan bağbozumu, birlikte emek verilmesiyle şölene dönüşerek kendiliğin çağıran sesi olur. Anavatan Balkanlar'da bu geleneğin katılımcılarından biri olan Fatma teyze, hayatı boyunca tekrarlanacağına inandığı edimin son bulması karşısında değerler dizgesinden uzaklaştığını hissetmesinin nedeni olarak gördüğü mekana yabancılaşır.

Kültürel ve mimetik bellek kodları öykülerde, mekansal yabancılaşma sorunundan kaçış yolu olarak sunulur. Pek çok sorun tarafından kuşatılan anlatı kişileri, bellek mekanlarına sığınıp aidiyet duyacağı bir yer edinerek yabancılaşmanın etkilerini yok etmeyi hedefler.

Sonuç

Bireyin, kendini dünyalık zamana ait hissetmesi insan-mekan¬zaman ilişkisinin algısal düzlemde bilinçli bir şekilde kurulmasıyla sağlanır. Bu çok yönlü dizgedeki unsurlarla uyum sağlanamaması yabancılaşma sorunsalının ortaya çıkmasına neden olur.

Muzaffer Buyrukçu öykülerinde anlatı kişilerinin kendilik algısı, toplumsal değer dizgesi ve benliğine yabancılaşması mekansal düzlemde irdelenir. Yabancılaşmanın mekan üzerindeki yansıması, kişilerin zaman içerisinde çözülüşüne neden olur. Mekansal yabancılaşma bireyin, mekan ve zamanın algısal biçimde anlamlandırılmasında parçalanma meydana getirdiğinden önemli bir sorun halini alır.

Özyaşamöyküsel izlerin bulunduğu öykülerde başat izlek olan mekansal yabancılaşma, Balkanlar'dan Türkiye'ye yapılan zorunlu göç edimi ve mekana yabancı olduğunu hisseden göçmen aracılığıyla ele alınır. Öykülerde, anavatandan ayrılmak zorunda olup yersiz-yurtsuz kalan göçmenlerin yaban algısı çok yönlü biçimde irdelenir. Göçmenlerin göç edilen coğrafya, kültürel, ekonomik, politik ve toplumsal yapılanmaya uyumsuzluğu, mekana yabancı olması sonucunu meydana getirir.

Öykülerde, Balkanlar'dan Türkiyeye göç etmek zorunda kalan anlatı kişilerinin, ekonomik yoksunluk ve saygınlık kaybı sorunlarıyla mücadele etmeleri mekana tutunmalarını güçleştirir. Bu durum "Onlar" öyküsünde diğerlerinden farklı biçimde ele alınarak göçmen-yerli çatışmasını ekonomik denge bağlamında serimler. "Onlar'da göçmenlerin temsilcisi olarak yer alan anlatı kişisi, varlıklı olması yönüyle göçmen görünümünden ayrılır.

Göçmenlerin maruz kaldığı mekansal yabancılaşma sorunsalı için çözüm önerisi ise kendiliğin çağrısı olan bellek kodlarına tutunma şeklinde irdelenir. Ataların şimdideki temsilcisi aile büyüklerinin, bellek kodları aracılığıyla gençlere kendiliğin çağrısını yapması gerektiği öykülerde sezdirilen hususlardan biri şeklindedir.

Kaynakça

Assmann, lan (2015). Kültürel Bellek. Ayşe Tekin (Çev.). İstanbul:

Ayrıntı.

Betts, Alexander (201 7). Zorunlu Göç ve Küresel Politika. Seher

Meltem Türkaslan (Çev.). Ankara: Hece.

Buyrukçu, Muzaffer (1971). Mağara. İstanbul: E. Buyrukçu, Muzaffer (1976). Kavga. İstanbul: Okar.

Buyrukçu, Muzaffer ( 1983). Günlerden Bir Gün. İstanbul: Yazko. Buyrukçu, Muzaffer (1976a). "Muzaffer Buyrukçu Anlatıyor

Kendini". Öykü Dergisi. S.5. Ocak-Şubat,

Deveci, Mutlu (2014). Halit Ziya Uşaklıgil'in Öykülerinde Yapı ve İzlek. Ankara: Akçağ.

Deveci, Mutlu (2017). "Huzur Romanında Kimlik ve Kimsesizlik Mekanları". Romanda Mekan. Ramazan Korkmaz. Veysel Şahin (Ed.). Ankara: Akçağ: 163~187.

Deveci, Mutlu (2012). Varoluş ve Bireyleşme Açısından Ferit Edgü Anlatılarında Yapı ve İzlek. Ankara: Akçağ.

Gezici Yalçın, Meral (2017). Göç Psikolojisi. Ankara: Pharmakon. Harvey, David (2013). Sosyal Adalet ve Şehir. Mehmet Maralı (Çev.). İstanbul: Metis.

Korkmaz, Ramazan (2004). Aytmatov Anlatılarında Ötekileşme Sorunu ve Dönüş İzlekleri. Ankara: Türksoy.

Korkmaz, Ramazan (2015). Yazınsal Okumalar. İstanbul: Kesit. Korkmaz, Ramazan; Deveci, Mutlu (2020). "Yaban'ın Yabanlığı".

TİDSAD. S.24. 1~12.

Marley, David: Robins, Kevin (2011 ). Kimlik Mekanları. Emrehan Zeybekoğlu (Çev.). İstanbul: Ayrıntı.

Nora, Pierre (2006). Hafıza Mekanları. Mehmet Emin Özcan (Çev.). Ankara: Dost.

Öztürk, Ali (2018). "Göç Metafiziği ve İmajolojisi Üzerine", Göç Sosyolojisi ~Farklı Boyutlarıyla Göç~. Rıdvan Şimşek (Ed.). Ankara:

Akademisyen: 95~ 108.

Perruchoud, Richard: Redpath-Cross, Jillyanne (2013). Göç Terimleri Sözlüğü. Uluslararası Göç Hukuku N31. Uluslararası Göç Örgütü (IOM).

Ünaldı, Halime (2011). Türk Romanı ve Yabancılaşma: Bir Edebiyat Sosyolojisi Denemesi. Yüksek Lisans Tezi. Konya: Selçuk Üniversitesi. h ttps ://tez. yok.gov. tr/UlusalTezMerkezi/tezSorguSonucYeni. j sp

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.