Yakup Kadri ve 'Anamın Kitabı' Necati Güngör

Araştırma

'' İnsanın günlük yaşam kültürünün ilk meyvelerini aldığı, yönlendiği, biçimlendiği yer aile, başka bir deyişle anne ve baba. Hepimiz, zaman zaman geride kalmış hayatımıza baktığımızda onları anar, eleştirir ya da takdir ederiz, ama bunu yazıya döken yazarlar da var. Hem sayıları epeyce kabarık. işte biz bu satırlarda, yazarlarımızın bazılarının anne ve babalarından söz ettiği yapıtları yazarın kendisiyle birlikte anlatmayı deneyeceğiz.

ANNELER, BABALAR VE YAZARLAR

Necati Güngör

Bu sayımızda yeni bir diziye başlıyoruz: ''Anneler, babalar ve yazarlar. '' İnsanın günlük yaşam kültürünün ilk meyvelerini aldığı, yönlendiği, biçimlendiği yer aile, başka bir deyişle anne ve baba. Hepimiz, zaman zaman geride kalmış hayatımıza baktığımızda onları anar, eleştirir ya da takdir ederiz, ama bunu yazıya döken yazarlar da var. Hem sayıları epeyce kabarık. işte biz bu satırlarda, yazarlarımızın bazılarının anne ve babalarından söz ettiği yapıtları yazarın kendisiyle birlikte anlatmayı deneyeceğiz.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun ''Anamın Kitabı'! adlı özyaşam öyküsünü okurken, annesini anlatan başka yazarları da anımsadık. Orhan Kemal, Tarık Dursun K., Selim İleri ... Bu yazarlar, yaşamlarına yön vermiş, duygu dünyalarını beslemiş olan anne ve babalarını anlatmak amacıyla yola çıkmışlar, sonuçta birer edebiyat yapıtı ortaya koymuşlardı. (Başka ne koyacaklardı ki?) Bu dört yazarın ortak yanı, taşıdıkları yoğun anne sevgisine karşılık, babalarına karşı aynı yoğunlukta sevgi duymamaları ... Yakup Kadri'de sevgi değil nefret duygusu ağır basarken; Orhan Kemal, düşünce ve duyarlık olarak babasının dünyasına ters düşer... Tarık Dursun K.'nın, babasına karşı sevgi duymamasının ise, somut bir nedeni vardır; baba, evini, karısını, çocuk1arını terk edip, onları yazgılarıyla baş başa bırakmıştır ... Selim İleri'de ise baba, yetişme tarzı ve kişilik farkı nedeniyle eleştirilir.

(İnsan, başkalarının anne-babasıyla olan ilişkileri üzerinde düşünürken, ister istemez şöyle bir duyguya da kapılıyor:

Acaba, başkalarının aile içi sorunlarıyla mı ilgileniyorum? Oysa, burada söz konusu olan, öncelikle birer edebiyat yapıtı değil mi? Bir yazarın yetişme koşularını birinci elden anlatan bir yapıtın, artık "özel yaşam"lıkla ne ilgisi olabilir?)

Yetişme çağında annelerinin duyarlığıyla beslenmiş, yalnızca onlara yakınlık duymuş sanatçı sayısı, sanırız dünyada sayılamayacak denli çoktur. Konuya, Freud'yen bir açıdan bakmıyoruz; zaten böyle iddialı bir yönteme sahip de değiliz, burasını öncelikle belirtelim... Bu yazıyla, yalnızca, birbirini çağrıştıran bu dört kitabı birlikte analım istedik.

Ömrünün sonuna kadar bekar yaşamış olan Hüseyin Rahmi'ye, neden evlenmediğini sorduklarında; ''Annemin aziz hatırasına saygısızlık etmemek için!" yanıtını vermiş ...

Geçenlerde, -nisan sonu- Cemal Süreya ile radyo için bir röportaj yaparken şunları anlattı: "Annem, bir elinde çay bardağıyla süt, saatlerce Kerem ile Aslı hikayesini okurdu bana. Baştan sona okurdu kitabı, o bir bardak sütü içirmek için ..

Sütünü içmeyen sevgili oğlunun bir gün "Zümre-i şairanda müstesna" olup özgün şiirler yazacağını hiç düşleyebilir miydi

Yakup Kadri Karaosmanoğlu - "Anamın Kitabı" için, "Böyle bir romanla, insanların şimdiye kadar besledikleri bir zannı -çocukluğun en mutlu bir çağı olduğu zannını- kökünden sarsmak istiyordum" diyor.

acaba kadıncağız? .. Annesinin elinden sütünü içmeyen çocuğun, gerçekte Keremı in Aslı'ya söylediği aşk şiirleriyle beslendiğini kim akıl edebilirdi?

Bazı yazarların anneleri bu yüzden saygıdeğer olmayı hak ediyorlar belki de ... Çocuklarına sütü ve şair duyarlığını, şiir inceliğini birlikte sundukları için!

(Burada, Hüseyin Rahmi ile Cemal Süreya arasındaki farkı da vurgulamak gerekir latife adına: Biri, annesinin aziz hatırası nedeniyle hiç evlenmemiş; öteki, "Düğmemi diken her kadınla evlendim!" diyor.)

Ve, "Anamın Kitabı"

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, kendisini, Türk romanının köşe taşlarından biri durumuna getiren ünlü romanlarını, 1922 ile 1956 arasında yazmış. 1955 ile 1969 yıllarında ise, artık anılarını yazan biri olarak görüyoruz onu. Tabii, yazarlığının da "olgunluk dönemi" bu yıllar ... "Anamın Kitabı" adını verdiği, çocukluk ve ilk gençlik anılarını içeren yapıtını -1957'de, yani 68 yaşında kaleme almış ... Ya da o tarihte yayımlamış diyelim.

. "Bunları önce, kendim için yazıp saklamak istedim" diye anlatıyor Karaosmanoğlu, kitabının önsözünde, "Çünkü ne o çocuk, ne anasıyla babası, benim gibi ammenin malı değildir. Kim onların başlarından geçenlerle ilgilenir? diye düşündüm. Fakat yazdıklarımı okuyunca, farkına varmayarak, devlet düşkünü bir aile çevresi içinde bir zavallı çocuğun romanına vücud verdiğimi gördüm. Böyle bir roman, çoktan beri yapmasını arzuladığım bir şeydi .. Böyle bir romanla, insanların şimdiye kadar besledikleri bir zannı, -çocukluğun en mutlu bir çağ olduğu zannını- kökünden sarsmak istiyordum. ( ... ) Ömrüm vefa ederse, okurlarıma, ikinci bir Anamın Kitabı'nda, belki, romanlarımın bütün anahtarlarını vermiş olacağım"

Evet, kendi sözlerinden de anlaşıldığı gibi, Karaosmanoğlu belli bir savla yola çıkıyor: Çocukluk, öyle sanıldığı gibi en mutlu çağ değildir ... Kuşkusuz haklı olduğu yanları da vardır bu savın. Ama bu savı kanıtlayacağım derken, garip bir baba düşmanlığının ardında görüyoruz.yazarı. "Garip" diyoruz, çünkü, altmış· sekiz yaşında bir insanın, geçmişin tozlu defterlerini karıştırırken; hayli olgun, hoşgörülü, bağışlayıcı ve yaşamın gizlerini çözümlemiş, insanları anlamış bir konumda bulunması gerekmez mi? Artık çok uzaklarda kalan acı tatlı anılara, altmış sekiz yıldan sonra hala sevgisizlikle yaklaşmak, anlaşılması güç bir ruh hali değil midir? En azından, çocuksu bir yanılgıyla, eksik bir bilinçle yapılan değerlendirmeler yıllar sonra bütün netliğiyle nasıl anımsanabilir?

Evet, altmış sekiz yaşındaki Yakup Kadri, ''Anamın Kitabı"nda daha çok, babasından niye nefret ettiğini göstermeye çalışıyor. ''Anamın Kitabı" diyor ya; gerçekte, annenin rolü figüranlıktan öteye gitmiyor burada. Anneyi, pek az zamanlarda yakından tanıyabiliyoruz. Ailenin ilk çocuğu olan abla da öyle; silik, yan bir kişi... Kitabın ekseninde, baba Kadri Bey'le yazarın kendisi var ...

Kadri Bey, bir "devlet düşkünü"dür gerçekten. Bir hovarda, müflis; bir zamanlar yiğitliği, cömertliği türkülere konu olmuş; atıcılığı, biniciliği dillere destan, Manisalı bir çiftlik beyi.; İşleri büsbütün bozulunca, yeni evlendiği karısının akrabalarına sığınmak üzere Mısır'a gider; orada oğlu Yakup dünyaya gelir ...

Küçük Yakup, dünyayı Mısır'da tanımaya başlar ve tabii çevresindeki insanları da ...

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.