«YOLUN BAŞI» VE NECATİ GÜNGÖR /Asım Bezirci

Araştırma

Hikayelerdeki alt tabaka insanları kıyasıya sömürülüyor, ağır şartlar altında yaşıyorlar. Öyleyken direniyorlar, ekmeklerini kazanmak için savaşıyorlar. Gerçi çoğu siyasal bilinçten yoksun, sabırlı, ama tümüyle teslim olmuş, ,alınyazısına baş eğmiş değil. Nitekim, dıştan ezik ve sinik görünmelerine karşın, bıçak kemiğe dayanınca yahut önlerine uyanık biri düşünce baş kaldırmaktan geri durmuyorlar.

«YOLUN BAŞI» VE NECATİ GÜNGÖR

Asım Bezirci

Galiba Tarık Dursun'du, hikayeci Necati Tosuner'in ilk kitabı, Özgürlük Masalı için «güzel acemilik» demişti. Yolun Başı'nı okuyup bitirince bu sevimli sözü hatırladım önce. Gelgelelim, Necati Güngör'ün kitabına «güzel acemilik» sıfatını konduramadım. Gerçi Yolun Başı da Necati Güngör'ün ilk eseri, ama acemilik sınırını aşmış bir eser. «Hiç mi eksikleri, kusurları yok?» diyeceksiniz, var ya bunları acemilikle damgalamak güç ...

Nedeni şu:

DİL

Necati Güngör soyutlardan çok somut sözcüklere önem veriyor. O kadar ki, ruhsal durumları bile çoğun onlarla belirtiyor:

«Çocuk yüreğimde iyiliğin gür suları akardı. (Yaşamak Bizden Uzak, S. 31).

«İçimden yüreğim kanatlandı, Adem'in boynuna sarılasım geldi ya açığa vurmadım» ( Korku Dağları, S. 89).

«İçimde bir dalgalanma oldu. Yüreğim düğüm düğüm olup boğazıma yapıştı. Ardından bir kızgınlık duydum köylülere.» (Aynı hikaye, S. 96).

Bu soyutu somutlama eğiliminin, yazarın bağlandığı hikaye anlayışını ve hikayelerin yarattığı gerçeklik izlenimini pekiştirdiği söylenebilir.

Söz konusu pekiştirmeyi destekleyen bir başka davranış da şu: Necati Güngör hikayelerini çoğunca halk ağzıyla, Malatya - Elazığ dolaylarının söylemiyle anlatıyor. Bunun için, halk deyimlerine, yerel sözcüklere başvuruyor. Arada bir okurlarca anlaşılması güç sözcükler de kullandığı oluyor: «Bık, bürçek, cip, çokşamak, çapurmak, çepel, çıngı çıngı, çömmek, deyni, gada, gavat, gen, göbelek, gövünmek, kılavlamak, seplenmek, sivik, yegin, yomuz, yöreb, zırbış ... » gibi. Neyse ki, büyük bir toplam tutmuyor bunlar, hikayelerin izlenmesini çok az aksatıyorlar. Elbette, hiç aksatmasalardı daha iyi olurdu. (Necati Güngör'ün gelecek hikayelerinde bunu göz önünde tutacağını umarım.)

Buna karşılık, oldukça temiz, düzgün, sıcak bir dili var hikayelerin. Tümceler karışık ve dağınık değil. Genellikle kıvrak, derli toplu, açık seçik. Ayrıca, halk ağzının tadı ve doğallığıyla beslenmiş. Bu yüzden kolay anlaşılıyor, su gibi okunuyor. Yazık ki, sözcük seçiminde yeterince titiz davranılmamış. Nitekim, «alan, anlam, anı, bağımsızlık, coşku, dönüşmek, etki, ilgi, kutsamak, sınır, söylev, yenilgi...» gibi yeni sözcüklerin yanında «arazi, adeta, cem olmak, cünha, devir, farketmek, güruh, gafil, hüküm, hürmet, iğva, lakin, kasten, ömür, yarenlik ... » gibi eski sözcüklere de yer verilmiş. Öte yandan, kimi sözcükler de yazım (imla) kurallarına uymuyor. Örneğin, «bugün, birkaç, alnına» sözcükleri «bu gün, bir kaç, anlına» diye yazılmış. «Öyleyken» sözcüğünden sonra, hiç gereği yokken, « gene de» sözcüğü kullanılmış: «Öyleyken gene de, kafasındaki kara düşünceleri atamamıştı dayım.» (S. 34).

Gerçi böylesi örneklere seyrek rastlanıyor, ama bu kadarcığının bile dilin tutarlılığını arasıra yaraladığı gözden kaçmıyor.

Kitaplar

ANLATIM

Bu küçük ve sayılı kusurların dışında, dilin taşıdığı erdemler hikayelerin anlatımını güçlendiriyor, genellikle ona uygun düşüyor. Nitekim, dil gibi anlatım da duru, açık, düzgün, tatlı ...

Bir örnek:

«Eskiden idamlıkları açıkta asarlardı. Darağacı hükumet konağının önüne kurulurdu. O zamanlar böyle çimenli, çiçekli bir yer değildi konağın önü. Kirli sular süzülür her yandan, çamur çepel olurdu ortalık. Ayağını çemirlemeden geçemezdin ôteye.» («Yıkılsın Urfa Kalesi», S. 37).

Bu parçadan da çıkarılacağı üzre, Necati Güngör dolambaçlı, çapraşık, kapalı, zorlama, süslü üsluptan kaçınıyor.:'Doğallığı, yalınlığı, yoğunluğu amaçlıyor. İyi de ediyor. Çünkü, sergilediği acı birey ve toplum gerçekleri de özlü ve çıplak bir anlatımı gerektiriyor. Böylece, söz konusu gerçeklerin hem daha bir kesinlikle vurgulanması, hem de okurların daha bir kuvvetle silkelenmesi sağlanmış oluyor.

Hakçası, Necati Güngör bu işi çokluk başarıyla yerine getiriyor. Örneğin, ölçülü davranmayı, özü ayrıntıya ezdirmemeyi, can alıcı öğeleri yakalamayı . - genellikle  biliyor. Abartmaya, gösterişe uzak duruyor, alçakgönüllülüğü elden bırakmıyor. Olağanüstünü değil, olağanı vermeye çalışıyor. Duygusallığa kapılmıyor, ama içtenlikten de ayrılmıyor.

Bütün bu dil ve anlatım özellikleri onu - daha ilk kitabında - acemilikten kurtarıp neredeyse ustalığa yöneltiyor. Başka bir deyişle, üzerinde umutla, sevgiyle, dikkatle durulmaya değer yeni bir «yeteneği» müjdeliyor.

GERÇEGİ ELE ALIŞ

Necati Güngör sözü geçen «yaşanmış» gerçekleri «olduğu gibi» iletmekle kalmıyor. Gözlemci gerçekçiliğin sınırlarını aşıyor: Bazı hikayelerinde eleştirici gerçekçiliğe, çoğu hikayelerinde ise toplumcu gerçekçiliğe varıyor.

Başka türlü söylersek: Hayata edilgin değil, etkin bir tutumla yanaşıyor: Gerçekliği duruk bir ayna gibi yansıtmakla yetinmiyor, onun değiştiğini, değişebileceğini, hatta değişmesi gerektiğini ve değiştirici güçlerini de yer yer ortaya koyuyor. En önemlisi, bunları yaparken, kaba propagandaya yahut söylev ve slogana kaymıyor: Gerçekliği diyalektik bir yöntem ve devrimci bir anlayışla vermeyi yeğ görüyor. Böylece, çoğu hikayeler ya kendiliğinden ya da dolaylı olarak «bilinçlendirici» bir kimlik kazanıyorlar.

Gelgelelim, Necati Güngör, bunun için gerçekliği zorlamıyor; ancak, ondaki toplumsal karşıtlıkları ve onların çatışmalarını belirtmeye özen gösteriyor.

SINIFSAL BAKIŞ

Karşıtlıklardan özellikle sınıfsal olanlara parmak basıyor. Ayrıca, kendisinin de sınıfsal bir bakışı var gerçekliğe. Konuları işlerken, olayları anlatırken, kişileri canlandırrrken hep bu bakışa bağlı kalıyor. Dolayısıyla bozuk düzenin, en çok da Anadolu' daki ilkel ağalık düzeninin çelişkilerini, adaletsizliklerini iyi yakalıyor.

Sözgelişi, « Yıkılsın Urfa Kalesi» bunun güzel bir örneği. Hikayede, yanaşması Bayram'ı düşmanlarını sindirmek, temizlemek için fedai  olarak kullanan Temir. Ağa'nın, sonunda ona sırt çevirmesi anlatılır. Hapse düşen Bayram acı gerçeği kavrar: «Ağam gösterdi ben vurdum. ( ... ) Ben asılacaksam Temir Ağa da beraber gelsin. Adalet yerini bulsun!» derse de dinleyen olmaz. Bunun üzerine, bir gece kaçar, Ağa'yı bulup öldürür. Ama kendisini de jandarmalar yakalar. Bir süre sonra da asılır.

« Yıkılsın Urfa Kalesi»nde bir yandan Temir Ağa'nın kötülüğü ve mutluluğu sergilenirken, öbür yandan da sömürülen, ihanete uğrayan Bayram'ın kişisel dram ve başkaldınsı yoğun, çıplak, çarpıcı bir anlatımla dile getirilir. Bu yönüyle hikaye hem okuyanı sarsar, öfkelendirir, hem de sınıfsal durumu düşünmesine yol açar. Başka bir deyimle, onu, azçok bilinçlendirici bir tavıra götürür."

«Korku Dağları»nda da aynı bakışa, aynı tavıra rastlanır. Köylüler kadastroya dilekçe verirler, hazine top raklarının kendilerine dağıtılmasını isterler. Bunu duyan Poyraz Ağa kızar, şimdiye değin yaptığı gibi, söz konusu topraklara da kendisi konmayı tasarlar. Köylülerden birkaçı toprakları işgal edip sürmeye girişirler. Ağanın adamlarıyla silahlı çatışma olur. Jandarmalar gelip köylüleri götürürler, ağaya dokunmazlar.

Uzun bir hikaye olan «Korku Dağları» toplumcu gerçekçi bir tutumla yazılmıştır. Ağa - köylü- bürokrasi ilişkileri sınıfsal açıdan ortaya konulmuştur. Olmakta olanın yanı sıra olacak olana da. işaret edilmiştir. Gerçekler çelişik yönleriyle bir bütün olarak verilmiş, güncel olaylar belli bir sürece ve çevreye bağlanmış, kişiler üretim . ve mülkiyet ilişkilerine göre resmedilmiştir. Popülistliğe ve hayalciliğe sapılmamıştır. Halktan kişilerin güçlü ve zayıf, cesur ve korkak yanları birlikte yansıtılmış, aynca, onlardaki devrimci (ama henüz bilinçsiz) potansiyele de kısaca işaret edilmiştir:

« Köylüler, kadınlı er kekli ardımızdan yollara dökülüyorlardı. Tuttuğumuz yola, yaptığımız işe inanmadıkları hallerinden okunuyordu. Dikelip duruşlarından, deliye bakar gibi bakışlarından .. Ama bu yabansı ve uzak hallerinin ötesinde topraksızlığın, yoksulluğun sıkılmış yumruğunu, bilinçsiz öfkesini yakalıyordum yüzlerinde. Ve biliyordum ki, sabahadek sürdüğümüz yeri çevirip beklemeye, ardından tohum atmaya durunca çapa çapa gelecekler yanımıza.» (S. 76).

Sonunun birdenbire, kısa kesilmesine (bu kusur «Yaşamak Bizden Uzak» ile «Türkü Getiren Kuşlarda da görülüyor) ve bir yerde (S. 88) söyleve kaçılmasına karşın, «Korku Dağları» genellikle iyi bir hikaye. Kişileri kaderci değil, devrimci bir anlayışla işlenmiş. Konusu da önemli olduğu kadar hareketli. Bu yüzden ilgiyle, heyecanla okunuyor. İnsanı hem düşündürüyor, hem de öfkelendiriyor.

Sınıfsal bakışı belgeleyen dikkate değer hikayelerden biri de « Yolun Başı». Hikayede, bir yanıyla, sömürü düzeni ele alınıyor. Bunun için kirişhane işçilerinin ağır, güvencesiz, çileli hayatından bir kesit sunuluyor:

« Buz bağlamış suyun içinde çalışırdık. Güzün ucu çıkıp da kavurmalıklar başladı mı, mezbaha ana-baba gününe döner, kelimizi kaşıyacak zaman geçmezdi elimize. Gecenin ikisinde işbaşı eder, gündüzün ikisine dek çalışırdık. Eve nasıl düşeriz, ne zaman uyuruz, kimse farketmezdi. Yaradan sizi inandırsın, üç ay güz avratların tenine değmez elimiz. Karı kısmına akıl ermez, varıp yabana mı uçkur çözerler, yoksa dişlerini mi sıkarlar? Düşünmezdik bile .. Ancak vururuz kafayı yastığa, gözümüzü açarız ki, iş zamanı çatmış durur,» (S. 8- 9).

Bu şartlar altında çalışan işçiler ağız birliği ederek, işin sıkı olduğu bir zamanda ücretlerinin artırılmasını istiyorlar. Yoksa işi bırakacaklardır. İşveren/ağa çekiniyor, aylıkları artırıyor. Fakat mevsim geçip de işler tavsayınca, kışa doğru, ücretleri düşürüyor. İşçiler bir şey yapamıyorlar; Açlık ve işsizlikten korkuyorlar. Elebaşılık eden işçi ise ayrılmak zorunda kalıyor ...

«Dağlara Kar Yağdı» adlı hikaye «Yolun Başı» gibi başarılı değil. Hatta zayıf. Sığ ve tıkız. Olaylar üstüste yığılmış, ayrıntılar gereğince değerlendirilmemiş. Kişiler kaba çizgilerle belirtilmiş ...

Hikayede bir fabrika bekçisi ile taşralı patronu (Efe Kadir) arasındaki ilişkiden söz ediliyor. Efe Kadir tam anlamıyla kötü bir insan: Kabadayı, zalim, zorba, vurguncu, yalancı, sömürücü, hovarda, içkici, kumarbaz ...

Efe Kadir'in zamanla durumu bozuluyor. Bekçiden ikide bir borç alıyor, fakat ödemiyor. İşi silahlı tehdide para koparmaya kadar götürüyor. Bekçinin canına tak diyor, bir gün çekiyor tabancasını, Efe Kadir'i öldürüyor.

Doğrusunu söyleyeyim: Ne hikayenin konusu, ne bildirisi, ne de kahramanları kandırdı beni. Böylesi olaylarla, kişilerle karşılaşanlar vardır belki. Ama burada önemli olan, çok seyrek görülmüş, ayrıksı (müstesna) örnekler değil, özeli de kucaklayan genel durumlardır, «tipik ve karakteristik» durumlar ... Sanıyorum ki, Necati Güngör, sömürgene duyduğu aşırı tiksintiye yenilerek hem bu nesnel kuralı çiğnemiş, hem de tek boyutlu bir şematizme kaymıştır. Oysa, bir yazısında(Türkiye Defteri, Mart 1974.)kendisinin de değindiği gibi, «Bir tipin patron olması, ( çalıştırdığı insanları sömürme) yeterlidir kötülüğünü vurgulamak için, ayrıca 'kötü' sözcüğüyle nitelemeye gerek yoktur.»

Bir düşünsün Necati Güngör: Bekçinin patronunu öldürmesi geçerli bir eylem biçimi sayılabilir mi? Bireysel çıkışların etkisi sınırlı ve geçici değil midir? Toplumsal sorunların temel çözüm yollarının da toplumsal olması gerekmez mi?

Buna benzer sorunların getirdiği sakıncalar, « Yaşamak Bizden Uzak» adlı hikaye için de söz konusudur. Bu hikayede de bir şoför muavini kamyon sahibini öldürür ve hapse düşer. Çünkü, dayısının kullandığı eski kamyonun bir gün freni boşalır. Önce muavin, sonra hamallar aşağı atlarlar. Fakat şoför atlamaya fırsat bulamaz. Meşe yüklü araba dağdan aşağı yuvarlanır. Kendisini büyütmüş olan sevgili dayısının ölümüyle başı dönen muavin, Emin Bey'i bulur, baltayı kapıp hınçla üstüne saldırır.

Neyse ki, hikaye biçimce  Dağlara Kar Yağdı-ya benzemiyor. Şematizmden, tıkızlıktan uzak. Kişiler - şoförle yeğeni - iyi canlandırılmış, ayrıntılar gözden kaçırılmamış, iç gerçeklerle dış gerçekler yan yana yürütülmüş. Gerçi olayın - öteki hikayelerde olduğu gibi - yine birinci kişi ağzından anlatılması «tekdüzelik» yaratıyor, ama anlatılanların niteliği ve etkisi bunu unutturuyor. Ekmek parası uğrunda yoksul insanların sürdürdüğü çetin, umarsız kavga okuyanın içini sızlatıyor.

«Gen Günler Ömürsüz-de de yoksul insanların ekmek kavgası ve başkaldırısı yansıtılıyor: Kesimevinden çıkarılan iki kişi işsiz kalırlar. Kaçak et satmaya başlarlar. Fakat zabıta peşlerini bırakmaz. Çünkü kesimevinin patronu kendilerini ihbar etmiştir. Kasaplardan biri bunu öğrenir, patronun işyerine gider. Üzerine atılır. Fakat arkasından gelen çırak, bıçağı saplar. Kasap yere yığılır ..

Görüldüğü üzre, hikayede, özellikle şu iki gerçek vurgulanmaktadır: Birincisi, işsiz, (dolayısıyla aç) bırakılan insanların suça sürüklenmesi; ikincisi, yoksul  -varlıklı çatışmasında bürokrasinin üst tabakayı tutması. ..

Belki yanılıyorum, ama bunlara bir üçüncü gerçeği de eklemekten kendimi alamıyorum: Kişisel başkaldırının, yani örgütsüz ve bilinçsiz hareketlerin olumlu bir sonuca. ulaşmaması. ..

Eğer yorumum doğruysa, Necati Güngör öbür hikayelerindeki yanlışını düzeltmiş demektir; yok, yorumum doğru değil de, yazarın davranışı bir rastlantıysa, o zaman, bu önemli noktaya eğilmesi gerekecektir.

KİŞİLER

Yolun Başı'ndaki kişiler çoğunlukla alt tabakadan.

Gerçi, Efe Kadir, Temir Ağa, Poyraz Ağa gibi üst tabakadan olanlara da rastlanıyor. Ama Efe Kadir sayılmazsa, bunlar, genellikle «yan» kişiler .. «Temel» kişileri ise köylü ırgatlar, mezbaha. işçileri, fabrika bekçileri, ekmek pişiriciler, kazak örücüler, kaçakçılar ve şoförler oluşturuyorlar.

Üst tabaka insanlarının iç dünyasına az giriliyor, daha çok dış görünüşleri ve davranışları belirtiliyor. Üstelik, yalnızca kötü yanları vurgulanıyor. Kişiliği - genel anlamda - toplumsal konumun belirlediği çoğunca unutuluyor. Bu tek yanlı tutum, yukarıda da değindiğim gibi, şematizme yöneltiyor yazarı. Neyse ki, Necati Güngör, alt tabaka insanlarına çokluk tümelci bir gözle bakıyor: Onları, iyi ve kötü yanlarıyla, iç ve dış yaşantılarıyla bir «bütün» olarak canladırıyor; kişiliklerini hayat şartlarına, toplum çevrelerine, üretim ve mülkiyet ilişkilerine bağlıyor. Bu doğru yöntem kişilerin gerçeklik ve somutluk kazanmasına yardım ediyor.

Bu bakımdan, «Tandır Ekmeği»nin İmmi Karısı başarıyla çizilmiş bir tip sayılabilir, Kişisinin yürek burkucu: dramı karşısında Necati Güngör'ün nesnelliğini yitirmemesi, dengeyi koruması, üzünç gerçekliği çıplak bir anlatışla, sınıfsal bir görüşle sergilemesi övülmeye değer. (Yeri gelmişken, «Tandır Ekmeği-nin kitaptaki en güzel hikayelerden biri olduğunu söylemeliyim. - Elimde olmadan Sabahattin Ali'yi, Bekir Yıldız'ı düşündüm ... )

Hikayelerdeki alt tabaka insanları kıyasıya sömürülüyor, ağır şartlar altında yaşıyorlar. Öyleyken direniyorlar, ekmeklerini kazanmak için savaşıyorlar. Gerçi çoğu siyasal bilinçten yoksun, sabırlı, ama tümüyle teslim olmuş, ,alınyazısına baş eğmiş değil. Nitekim, dıştan ezik ve sinik görünmelerine karşın, bıçak kemiğe dayanınca yahut önlerine uyanık biri düşünce baş kaldırmaktan geri durmuyorlar. Elbette, henüz ideolojik bağlanmanın dışındadır bu başkaldırılar, belirtileri de kişiseldir, ama özleri bilinçlenmeye yatkındır. Çünkü, kaynakları sınıfsal, kökenleri ise tarihseldir. (Bunu doğrulamak için Anadolu'nun geçmişindeki halk hareketlerine - örneğin Baba İshak, Şeyh Bedreddin, Baba Zünnun, Kalenderoğlu ile Celalilere - bakmak yeter.)

Bundan olacak, Necati Güngör de söz konusu yatkınlığa dikkatle parmak basıyor. Böylece, geleceğe açık, devrimciliğe yakın ve kaderciliğe uzak bir yol tutmuş oluyor. Bu yol, hikayeleri durukluktan kurtarmakla kalmıyor, hem yazarı haklı bir iyimserliğe götürüyor, heni de okuru sarsıp düşünmesine yardım ediyor.

SONUÇ

Necati Güngör'ün bu önemli işlevi ileride daha da geliştireceğini umuyorum.

Evet, Yolun Başı ilk eseri onun, ama kendisi pek de «yolun başında» görünmüyor. Bu görünüş, umudumun boşa gitmeyeceğini belgeliyor.

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.