Erkek / Metin Eloğlu

Deneme

Bozkırın göbeği. Kış-kıyamet. Sürgün gibiyim. Nasıl da özlüyorum netameli Istanbul'umuzu. Daha doğrusu, o ıpıssız bıraktığım seni. Herşeyi ışıtan aydınlığını, herşeyi çiçeksi kılan... Sıcacıklığın, gözlerinden taşan 'oh, dünya varmış' Kadeh tokuştururcasına bir delikanlı çınlama ...

Metin Eloğlu

 

Bozkırın göbeği. Kış-kıyamet. Sürgün gibiyim. Nasıl da özlüyorum netameli Istanbul'umuzu. Daha doğrusu, o ıpıssız bıraktığım seni. Herşeyi ışıtan aydınlığını, herşeyi çiçeksi kılan... Sıcacıklığın, gözlerinden taşan 'oh, dünya varmış' Kadeh tokuştururcasına bir delikanlı çınlama ...

Külüstür bir otel odasındayım; çevredeki yamrı yumru evciklere üstten bakıyor daracık penceresi. Bir elektrik ocağında hem ısınıyor, hem de pastırmalı yumurta falan yapıyorum. Çinko leğende su kaynatıp, don, mendil, çorap da yıkadığım oluyor. Haftalardır mektup yok, ne senden, ne de bizimkilerden. Cigaranın birini söndür, öbürünü yak. İnip, aşağıdaki bakkalın girintisinde leblebiyle şarap mı içsem?

Tık tık kapı, İsmail çıkageldi. İsmail Söke bıçkınlarından; buralarda ne arıyor bilmiyor, merak edip sormuyorum da; Bafa gölünde kimileriyle başı dertte miymiş ne. Kalın ama dosdoğru bir aşnalığımız var; şu gurbette canıma minnet. Üstelik o da benim gelmiş-geçmişimi hiç kurcalamıyor.

- Hayrola?

- Hadi giyin, gidiyoruz.

- Nereye?

- Üzümünü ye de bağını sorma.

Heyheyliyim, can havliyle toparlanıp uydum. Üst mahallelerden birinde bir yer varmış; temiz, ucuz, kafadar. Yani 'kadın'a gidiyoruz! İsmail'in ayartıcı coşkusu, tıraş bile olamadım; yalnız, ütülü duran ikinci elbisemi -hani şu kahverengi üstüne boz çizgili- giyesim geldi; senin armağanın damalı gömleği de. Hadi!

- Ne alsak?

- Kepenek ağa sofrayı donatmıştır.

- Kim o?

- Pezevengin biri.

- Olsun, eliboş gidecek değiliz ya ...

Tulum peyniri, sucuk, turşu, mandalina, rakı aldık. İsmail:

- Esrar da bulalım, dedi.

- Niye?

- Kepenek tersleşir, bozum olmayalım. Herif zaten cehennemlik; dumansızken beladır. Ancak böyle yuvalanıyorlar işte ...

- Peki, kadın kim?

- Karısı.

Birden bulandım. Döngeri etmek kestirmesi ya, erkekliğe toz kondurmak ne haddime! Biyerlere uğrayıp geldi İsmail. Yayanyapıldak , tökezlenen yokuşlardan epey tırmanıp, garibin garibi bir semte varıyoruz. Hanidir buradayım, böyle bir yerin varlığını sezmemişim bile. Döküntü barınaklar, pencerelerde mum mu, çıra mı, gaz lambası mı pek belli  olmayan loş ışıklar; her köşeden köpek havlamaları, boğucu sis; ve kuytu dönemeçte kafası örtülere sarılı eciş-bücüş bir adam! Kimsede çıt yok, sanki olağanüstü bir iş beceriyoruz; gizli, böbürlenmeye değer... Merhabasız:

- Peşime düşün, diyor. Cıvıklığa bata-çıka izliyoruz.

Sözde bahçeli, ağılı andıran bir barınak. Ama tavandan sarkan mısır koçanları, kuru biberler ne güzel. Tarhana, erişte torbaları. Kumral koyusu, etli-butlu, benimle akran Hatçe. Tuttuğunu koparırca bir kıpırtısı var. Ama hep güleç, hep terli, hep dişi dişi. Daha çok davranışlarıyla konuşuyor. Gecenin tek tadı o ve erkeklik ...

Karanlık ayaz gitgide ortalığı sarıyor dışarda. Burası ılık, kilimli, çiçek perdeli, Hatçe bizim ... Aşk-meşk sofrası da kurulu ... Ev ekmeği, bol soğanlı bilmemne salatası, pılastik sürahide rakı, yaldızlı dört bardak, tuz-biber kasesi kerpiçleşmiş ... Yine içim kabarıyor. Sofra düzeninden değil, köşedeki yamyassı, kipkir döşekte -araları az- iki oğlancık uyuyor da ... Ya da uyur gibiler. Kirpikleri upuzun.

Çöküşüyoruz. Sözü nerden açalım? Kıştan. Evet, bu yıl apansız bastırdı. Öte ilçe yolları kapalı şimdiden. -Ya İstanbul?- Küpteki sular donuk. Geçim daha da pahalı. Falan-fıstık ... Yayvan sac sobadan mangala kor küreliyor Hatçe.

- Külüne patates gömsek, diyor İsmail; sefer dönüşü tuza banıp ziftlenirdik.

Kepenek suskun, kararık, cigara sarıyor boyna, esrarlı. Çiçekli bardaktaki rakıyı bir yudumda dikip: - Hadi bana eyvallah, diyor; rahatınıza, keyfinize bakın siz.

Daha o defolup gitmeden, Hatçe'yi kucaklıyor İsmail; yan odaya. Yan oda dediğim de, ancak bir döşek sığan uydurma aralık; bitişiğinde de ibrikli hela.

Gözlerimi kaçıracak yer atıyorum.

Kapını kimler çalıyor? Aman ha, sakın ha! Nohutla pirinci ısla, birimiz nasıl olsa pişiriverir. Mutfaktaki böcekleri de ilaçlamalı. Hani Gülümser'e bir geçmiş olsun telgrafı çekecektin? Üşenmek huyun. O pabucun ayağını sıkacağı besbelliydi; hele o daracık etek ... Erkek sözü dinlemezsin ki! Palamut kızart en iyisi, yanına da roka, bir de portakal soydun muydu ... Baş başa fotoğrafımızı asıver karşı çiviye; yaa, o kurumuş karanfili de iliştiriver. Radyoda ne var; benim pilli bozuldu da. Saat işte gecenin çeyreği, çay yapmış, şöyle bir uzanmışsındır. Kutudaki püsküvütler bayatlamıştır, yeme. Gazetede okudun mu ikimizin de falını? Herşey tıkırında: sağlığımız, para durumumuz, mutlu rastlantılar, doya doya yaşanası bir gelecek ... Başucundaki camın çatlağına yapıştırdığım o kaadı yenileseydin, poyrazlar iğne deliğinden sızar. Erol'la Zeynep hiç aramadılar mı? Askolsun!

Sahanda sucuk yapıp getirdi Hatçe, rakılar tazelendi. Hadi, cümleten merhaba! Pencereyi andıran bir alacada sanki dallar kıpraşıyor, kuşlar üşüşmüş.

Anlaşıldı, sıra bende.

Düşe kalka peşinden seğirtirken, çocuklardan birine bastım galiba; hiç duyulmadık suskun bir çığlık! Hatçe:

- Baban herif işitirse bivuruşta gebertir, diyor. Saçaklı, karanlık, ölü bir ana. Bana ne! Ama sendeliyorum. Çakallar uluyor, gece hışırdıyor; ah o sersem Haliç, rezil Galata...

Sızmışız, kepenek dürttü, ortalık ayaklanmadan palamarı çözmemiz gerekiyormuş. Davran İsmail! Ağzım şap gibi; oda buz kesmiş, titriyorum. Bir çay! Yok. Hadi Ismail! Ismail'in uykusu alınmamış gözlerinin bebeği gülüyor. Daha bir delikanlı. Alaca ayaza neredeyse bağrını açacak. Dağ sisini yarıyoruz. Elden, ayaktan düşmüşüm, dişlerimi gıcırdatıyorum, niye? Dudaklarımdaki sönük cıgara da titriyor.

Uzaktan uzağa bir kadın sesi Ağıt mı ne! Şimdi bir çorba yapıversen sıcacık Ayıp değil mi?

İsmail'e değil, Kepenek'e değil, hele Hatçe'ye hiç değil, kendime küfrediyorum. Süngüm düşmüş, ezile büzüle. Ama beni böyle için için kınarsan, daha da fena olurum. Haklıysan haklısın, ama benim de bir erkekliğim var.

Kentin otobüsleri yokuşun altına uzanıyormuş; bu saatte bizden gayrı yolcu yok .. Yarı yolda doluştular. Gözlerim kapanıyor; İsmail'in gevezeliği kulaklarımda diken diken.

Otobüs birden ırgalandı, biyerlere tosladı galiba ...

Ağaca mı, önüne çıkan birine mi, kuşa mı, bir düşe mi? Kestiremedim. Şoför kıranta, posbıyık bir aile erkeği. Şöyle bir geri dönüp, gözlerimin içine baka baka:

- Cenabetleri doldurursak arabaya, elbet böyle olur! demez mi? Yüreğime ineyazdı.

- Gel İsmail.

Pastanenin orda indik.

Erkence mi yatmıştın? Hadi bu sabah benim yerime sen sula saksıları; sonra yazarsın. Şu kapıyı kimselere açma dedim! ünümüz nisan, taş çatlasa geleceğim. İsmail mi, Kepenek mi, Hatçe mi? Onlar da kim?

 

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.