DiYALEKTİK VE ŞiiR BiÇiM, BiÇEM, VE YORUM / Muhsin Şener

Dergi Arşivi

Ozanın, sürekli değişimin, nicel değişimlerden nitel değişimlere doğru olduğunu; değişim ve gelişimin iç çelişkilerden doğduğunu; gerçekliğin, tez¬antitez-sentez bliçiminde gelişip oluştuğunu bilmek ve şiirini oluştururken: aşama aşama bunları araç olarak kullanmak zorunluğu vardır.

Muhsin Şener

Diyalektiği öğrenmek düşünmeyi öğrenmektir. Şiir için de böyle bu. Diyalektik ile şiir arasında sık bir ilişki dokusu olduğunu düşünüyorum. Diyalektikten geçmeyen şirin doğruluğundan ve gerçekliğinden kuşku duymuşumdur. Diyalektiğe inanmak, uygulamak, kullanmak Marx'ın öğrettiği unutulmazlardan ... Dünyayı ve olayları böylece doğru alımlayabiliyoruz. Doğru alımlamalarımız doğru sonuçlara götürüyor. Bu sonuçların anlatımıyla doğrular ortaya konmuş oluyor. Bunu istemiyor muyuz? Dünyayı ve olayları doğru algılayıp doğru sonuçlara vararak bunları doğru bir biçimde ortaya koymakla hem dünyayı kavramamız hem de dünyaya bakış ve onu özümsememizde paralel bir anlayış oluşuyor. Bu, doğrudan zihniyetimizi etkiliyor. Doğru alımlamaya dayanan bir zihniyet, yanlış yapmıyor.

Bu sözlerden çıkan sonuç şudur: diyalektiğin ilkeleri düşünmemizde kulIanılmaktadır. Bu, şiir için de geçerli olan bir doğrudur. Öyleyse ozanın, sürekli değişimin, nicel değişimlerden nitel değişimlere doğru olduğunu; değişim ve gelişimin iç çelişkilerden doğduğunu; gerçekliğin, tez-antitez-sentez bliçiminde gelişip oluştuğunu bilmek ve şiirini oluştururken: aşama aşama bunları araç olarak kullanmak zorunluğu vardır. Diyalektiğin, şiir bağlamında ve kapsamında ele alınması gerekiyor.

Diyalektiği niçin şiire sokuyoruz? .

Şiir bir gerçekliktir, 'Şiir varolan her şeyin özüdür. Bu öz evrenseldir, gerçektir. Yaşama ilkesidir. Bu öz, doğrudur ve güzeldir.' Hegel estetiğinin aslını oluşturan bu görüşleri biraz açmalıyız ..

Bir nesnenin gerçekliği, o nesnenin doğada bulunması ve somut olması dernektir. Somut olan şeyin anlatımı ile gerçekliği sağlanıyor. Bu, bir betimlemedir. Salt betimleme, sanat olamaz, Salt betimleyen dizelerle şiir kurulamayacağını belirtirken. Krepçenko bunu işaret ediyordu. Betimlemenin sanat olma gücünü taşıması bazı şeyleri de yüklenmesiyle olasıdır. Evrensel olanın gerçekliği, tartışılması gereksiz bir önem taşıyor. Peki, 'yaşama ilkesi'nin dayanakları evrensel değil midir? 'Yaşama', sözünü biyolojik anlamda düşününüz...

Şimdi bu gerçeklerin oluşturulmasında diyalektiğin etkisini düşünelim: Demek ki önce gerçekliğin kurulmasında diyalektik egemen olmalıdır. Şiirde sözcüklerle ortaya koyduğumuz gerçekliğin, diyalektiğin ilkelerine uygun olması gerekiyor. Bir doğa betimlemesi ya da gerçeği alımlanıp anlatılırken önce diyalektik doğrulukta olmalıdır. Bu gerçekliğin sürekli değişimi vurgulaması; tez-antitez-sentez bağlamı içinde oluşmuş bulunması gerektiği unutulmamalıdır. Bu formül, ozanın işini zorlaştırmıyor; bir sınırlama da değildir ... Ozan, alımlamasını bu doğruluk içinde yapmak ve bu doğruluk içinde ortaya koymak durumundadır. Yoksa, söylediklerinin gerçekliği tartışmalı olacaktır. Bunların anlatılmasını anlamak ise zordur ...

Şiirin gerçekliğinin imge yoluyla ortaya konduğunu biliyoruz. imge'nin, gerçek bir görüngünün belirgin bir niteliği üzerine kurulduğunu Ziss'den öğrendik. Bu görüngü somuttur. Örs üzerindeki demire vurulduğunda nasıl kıvılcımlar sıçrarsa o şiir de öyle kıvılcımlar sıçratmalıdır imgede, duygunun somutlanması esastır. Düşüncenin somutlanması için nesir var. Duygunun somutlanması ise şiirdeki imge ile yapılacaktır. Somut alımlamanın soyutlanması ile kurulan imge, o parlayan kıvılcımları ile yeniden somutlaşıyor insan bilincinde. işte, bu (somut-soyut-somut) aşamalarında şiirin kurulmasında diyalektiğe şiddetle gereksinim duyuluyor. Somutun gerçek; soyutun ise gerçekliğin evrenselliği; tekrar somutlamanın yine gerçek olması ve alımlanması olası değildir.

kıpırtıları hiç sır vermiyordu

ürkerek baktım bütün ufuklarına

rüzgarı şöyle bir gezindi

engin bir haz beliriyor gibiydi

ılık bir çekingenlikle dokundu bana birden çekildi.

(Akdeniz, s.9)

Tarık Günersel'in Sombahar şiir Dergisi‘nin Ocak-Şubat 93 sayısında yayımlanan bu şiirinde deniz, bir varlıktır ve somuttur. Onun, belirgin niteliği sürekli kıpırtılı olması değil midir? Bu durum, üzerine bir imge kuruyor Günelsel. O halin ne içerdiği bilinmiyor ... Bir ürküntü yaratıyor; sonra da engin bir haz vererek ılık ılık okşuyor insan tenini. Şimdi, önce ne içerdiği bilinmeyen bu kıpırtı bir rüzgara, sonra da okşayan bir ılıklığa dönüyor; sonuçları bakımından somutlanıyor. Somut bir varlık, soyut bir durum alıyor, tekrar somutlanıyor sonuçlarıyla... Önce ürkü veren, sonra da hazla dolan bu somut durum, hat, duygusunun somutlanmasıdır işte imge böyle oluşuyor ve Ziss'i işaret ediyor bu dizeleriyle Günersel. Ziss'i somutluyor.

Diyalektik yönden bu dizeleri biraz daha irdeleyelim:

Kitaplar

Denizin sürekli bir değişimini vurguluyor Günersel. Bu değişim, kıpırtı ile başlıyor; bir rüzgara dönüşüyor Bu dönüşüm, nitelik değişiklikleri getiriyor. Ürkütüyor önce ... bir haz vererek sürüyor ılık bir dokunmadır ardından gelen ... Bunlar nitel değişimlerdir. Ozan bunları isteyerek kuruyor. Böyle kurulmadığını düşündüğümüzde, şiirde diyalektik doğruluğu da bulamıyoruz. Bu, alımlamanın da doğru olduğunu gösteriyor. Doğru alımlanmayan bir deniz imgesi doğru kurulamaz, doğru anlatılamaz.

Bir başka nitelik de şudur:

Denizin bir kıpırtısı var. Bu, sır vermiyor, nedeni de bilinmiyor; ne içerdiği de bilinmiyor... Bu bilinmezliğin getireceği ancak ürküdür . Ozan da böyle söylüyor. Bir iç çelişkidir bu, sır vermeyen denizin çelişkisi. Giz, ürkü doğrultusunda kurulunca dizedeki gibi söylenebilir ancak  iç çelişkilerin bir değişimi anlatması da böyle olabilir. Tabii, başka biçimde olamaz demek değildir bu. Başka biçimde de olabilir. iç çelişkilerin, bir değişimi ve gelişimi oluşturmasıdır önemli olan .. Şiirin dizeleri arasına bunu  yerleştirmelidir ozan. Eğer yerleştirilememişse şiir, yanlış alımlanmaktan ya da yanlış anlatılmış olmaktan ötürü yanlış kurulmuştur. En basit bir anlatımla, iyi çalışılmamış bir şiirdir o.

Denizin kıpırtısı bir tezdir. O kıpırtının gizi taşıması tezin bir başka yanını anlatıyor. Sonra, giz'li bir kıpırtının oluşturduğu bir ürkü havası oluşmuştur. Bu havaya hemen; gelişen ve değişen bir rüzgar ekleniyor ve denizin kıpırtısı büyüyor, rüzgar oluyor. Bu bir antitezdir. Rüzgar, sürmüyor, ılık esinti de sürmüyor. Bir hazla hem de engin bir hazla ılık bir dokunma duyuluyor tende, süren budur ... Bu ise ulaşılan sentezdir.

Özetle, diyalektik düşüncenin şiirde saltık bulunması gerektiğini belirtmek istiyorum.Ve, gerekli olduğunu da söylüyorum.

BİÇİM:

Şekildir, kalıptır biçim. Bir bakıma biçimi, o şeyin tanımıdır, dış görünüşüdür. Tanımlamaya onunla başlayabiliriz. Tanımlamada biçimin önemli bir yeri ve ağırlığı vardır. Biçimi, o varlığın niteliklerinden geliyordur. Bu nitelikler o varlığa böyle bir biçim' verilmesini gerektirmiştir. Ayrıca, biçimi o maddeyi koruyordur, Buradaki 'koruma' dış ya da iç etkilere karşı yapılan koruma değil, o maddenin varlığını sürdürmesine olanak vermektir. Maddenin yapısı ile biçimi arasında çok yakın bir ilişki bulunuyor. Biçim ile içeriğin birliği buraya dayanmaktadır.

Biçimi, o şeyin özellikleri belirlemektir demiştim. O şeyin özellikleri onun tarihten getirdiği ağırlıklara göre oluşmaktadır. Örneğin, düşüncenin tarihten getirdiği bir zenginliği ya da fakirliği vardır. Bu zenginlik ya da fakirlik onun içeriğinin zenginlik ya da fakirliğini doğrudan etkiliyor. Zengin içerikli bir düşüncenin ortaya konuluşu da oldukça zengin bir boyut içinde ve o zenginliği belirtebilecek biçimde olmalıdır. Burada, parlak sözcüklerin kullanılmasından, cümlelerin kurulmasından söz ettiğimiz sanılmamalıdır. Zengin bir içeriğin parlak sözcüklerle anlatılması gibi bir kural 'mı vardır? Hayır .. .Öyleyse bu zenginliğin ve parlaklığın görüntülerinin anlatılması gerekiyor. Böyle anlatmadığınız zaman o düşünce doğru olarak ortaya konulamamış oluyor.

Tarihten gelen zenginliğin ve çeşitliliğin, düşüncenin biçimine katkılanndan bir başkası da o düşüncenin tarihten getirdiği yüklerle ve biçimlerle ilgilidir. Bu yükler, düşünce çeşitleri olabileceği gibi o düşüncelerin belirtilme biçimleri de olabilir. Bu biçimler o zamanın sözcükleridir örneğin. Bu sözcükleri kullanma zorunluğu doğabilir. Tarihten  gelen bu yük ve bu biçim aynen korunabilir. Bu, düşünce biçiminin bir bakıma korunması gibi görünürken aynı zamanda düşüncenin özünün yitmesini önlemek gibi de algılanabilir.

Gelenekte uzantısı bulunan düşüncelerin, durumların bazıları ise olduğu gibi aktarılmalıdır. Bizim gibi geleneklerine çok bağlı uluslarda bu durumu görmek olasıdır. Düşüncenin ya da durumun eski yapı içinde aktarılmasında büyük yarar olabilir. Düşünceyi ya da durumu o ilk biçimi ile ancak böyle aktarabilir; yaşatabiliriz. Eğer onu bugünkü biçimler içinde anlatmaya kalkarsanız bu kez birtakım ödünler vermek durumu ile karşılaşabilirsiniz. Bu ödün, isteyerek de istemeden de verilmiş olabilir. Bazen de çok çok iyi niyetlerle yapılmış olabilir. Kimsenin bir art düşüncesi olmamıştır. Ne var ki şimdilerde iyice kavranması, anlaşılması istenmemiştir. Bu nedenlerle yeni biçimlere yaslanılmıştır. Yeni biçimler, düşüncenin, durumun noksan, fazla ya da yanlış aktarılmasını getirebilmektedir. Onun içindir ki gelenekte uzantısı olanların biçimlerini . değiştirmemek gerekiyor. Eski biçimi onun en güzel anlatımıdır, en güzel tanımıdır.

Gelenekte uzantısı bulunan konuların anlatımı için kullanılan biçimin sözcükleri eski sözcükler oluyor. Varsın olsun ... Bu eski sözcüklerin anlam ağırlığını taşıyabilecek yeni sözcükler bulununcaya değin anlatımın biçimi onlarla kurulmalıdır. Eski kavramlarla anlatmanın tutuculukla ilişkisi aranmamalıdır. Konunun aktarılmasıdır istenen. Bunun için gelenekte yer almış bulunan sözcüklerden yararlanılmıştır.

Yaşamda ağırlığı olan durumların biçimi de yaşamdaki yapısıyla yer almalıdır. B~ biçim, o durumun yaşamdaki işlevinin canlı olarak ortaya konulması demektir. Çünkü yaşam, bir. diyalektik terazideki dengedir. Bu dengenin matematiği diyalektiktir. Öyleyse bir doğruluk vardır pratik yaşamda. Düşünce doğru olmasa bile, pratik yaşamdaki doğrudur. Bunun için, doğanın ortaya koyduğu esasların biçimi de aynen korunmalıdır. Bu biçim,.yaşamın belirlediği bir biçimdir insan birçok şeyi, kendisi belirlemeye gereksinim duyabilir. Bu amacından ileri gelmektedir. Bir amaç uğruna bir düşünceyi ya da bir durumu bir başka biçimde açıklaması her zaman mümkündür insanoğlunun. Amaç, biçimin belirlenmesinde önemli bir etken olarak karşımıza çıkıyor. Nasıl bir amacınız varsa ona göre bir biçim alırsınız. Bu biçim, sizin o amacınızın gerçekleşmesine doğrudan etki edecektir. Onun için işlevseldir. Bazen amaç durumu, çok 'daha önlere çıkarak size yön de verebilir. Ne ki bu durumlarda amaç öne çıktığı için özün yitmesi tehlikesi ortaya çıkmaktadır.

Tarih ve gelenekle bağlantısı olan biçimlerin, anlatılanların aktarılmasında kullanılması zorunluğu bulunabilir.' Bu zorunluk, o biçimin düzeyinden kaynaklanmaktadır. Anlatılanın en etkin biçimde verilmesi dörtlüklerle olabilecektir örneğin.:.klasik bir öykü şeması içinde olabilecektir ... kimbilir? ..

BİÇEM:

Uslup'a biçem de diyebiliriz. Bir deyiştir, anlatıştır, söyleyiştir biçem. Söyleyişin, deyişin, anlatışın biçimidir biçem. Bu da bir biçimdir aslında. Halkımızın 'her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır' deyişindeki espiridir biçem. Aynı konuyu benim söyleyişimle senin söyleyişin ayrıdır. Bu, çok doğaldır. Bu nedenle “Uslüb- beyan aynıyla insandır“ denilmiştir. İnsan, kendine göre bir anlatışı, söyleyişi, deyişi seçer.

lnsanın kendine göre bir biçemi seçmesine çoğu kez birçok şey engel olur. Bunların başında tarih ve gelenek var: Gelenekten getirilen bir biçeminiz bulunabilir. Bu biçemi seçmek durumunda kalabilirsiniz. Dışına çıkıldığında ise yapayalnız kaldığınız olabilir. Afaroz edildiğinizi görebilir, yaşayabilirsiniz. OsmanIı  şairi bunu 7 yy. yaşamıştır. Zaten Osmanlı'nın şiirini bu biçem tercihi bitirmedi mi? Bugün Türkiye'de hala Osmanlı Şiirinin rüzgarlarını estirmeğe çalışanlar yok mu? Hala o eski şiirin rüzgarlarıyla şiirler yazılabileceğini göstermeğe çalışanlar çok ... Böylelerinin tutucu olduklarını söyler dururlar. Yanlış da değildir söylenenler.;

Etik (ahlak) in biçeme getirdiği de ağırlıklı olabilir. Doğruluğun, insancıllığın, evrenselliğin, doğaseverliğin...biçeme getirip oturttuğu şeylerle içiçe olabiliriz. Bunlar bizim tercihlerimizdir. Tarihten ve gelenekten gelenleri bulababileceği gibi kendi çabalarımızla kurduğumuz ve oluşturduğumuz biçemler de olabilir.Bunların yanlışlığı ya da doğruluğundan sözetmenin olasılığı yoktur. Etik anlayışımız bize göredir. Hesabını kimseye vermeyiz. Ondaki ölçü biziz, başkası değil. Dürüst olmayı, kendisine ilke edinmiş olan bir kişinin biçeminde bu ağırlığı göstermesi kadar doğal ne olabilir? insancıl bir yaklaşımı, tüm çabalarının biçemine oturtmak ne güzel şeydir! Başarılabilirse ne güzel şeydir! ..

Ekonominin biçemi belirlemesi olasılığı vardır. Ekonomik tercihleriniz sizin, yeni bir biçem içinde düşünmenizi ve açıklamalar yapmanızı gerektirir. Bu, önemli ve doğruya götüren bir yoldur. Tercih ettiğiniz ekonomik esasların doğruluk ya da yanlışlığı size aittir. Ne ki bu tercihinize göre kurduğunuz biçem doğru bir biçemdir. Toplumcu bir ekonomik düzene inanıyorsanız bu kez maddi esaslara bağlı bir düşünce yapınız ve alımlama mekanizmanız var demektir. Ve doğaldır bu, diyalektiğe uygundur. Bunun tercihindeki durumunuz, doğru ya da yanlış olabilir. Tercihten sonrakiler size ait değildir. Artık diyalektik çalışır. Siz, hem böyle bir tercih yapar hem de bu tercihin dışında bir biçem kullanırsanız işte düştüğünüz en büyük yanlışlık bu olabilir.

Ekonominin dayattığı da olabilmektedir. Bu nedenle ekonomik bir tercih yapma olasılığınız bulunmayabilir. Bu durumda, dayatılan ekonomik yapıya uyan ya da ona paralel giden bir biçemi izlemek durumunda kalabilirsiniz. Kullandığınız biçem bunun için sizi yansıtmayabilir. Buffon bunu düşündü mü bilmiyorum? Düşündüğünü de sanmıyorum. Yapıtın değerlendirilmesi sırasında biçemin, tercih edilen ekonomik sisteme mi dikte ettirilen ekonomiye mi dayandırıldığını iyi ayırd etmeliyiz. Bunun, yapıtın değerlendirilmesinde ağırlığı olmalıdır.

Ekonominin belirleyiciliğini yadsımak olanağımız hiç yoktur, iki ayağımızın üzerinde durmak istiyorsak eğer, ekonomik esaslara bağlı bir düşünce sistemini geliştirmek durumundayız. Çünkü ekonomi çok şeyi belirliyor.;

Siyasa da biçemin oluşmasındaki önemli etkenlerden biri. Siyasal tercihiniz ya da dayatılan siyasa, size yeni ve değişik bir biçem kazandırıyor. Tercih ettiğiniz siyasa  ya da dayatılan siyasa sizin düşünce biçiminizin belirlenmesinde önemli bir etken. Olayları ve durumları hangi biçem içinde veriyorsanız, ö biçem sizin siyasal konumunuzu da ortaya koyuyor zaten;

Gerek biçimin ve gerekse biçemin oluşmasında doğal, toplumsal, tarihsel, gelenekçi, yaşamsal, etik, ekonomik, siyasal ... birçok etkenin ,rol aldığını biliyoruz artık. Bilimsel gelişmeler bunları bize öğretti. Bilimsel gerçeklerin bize öğrettiği bir başka doğru da biçim  ile biçem birlikteliğidir. Biçim biçemden biçem de biçimden doğrudan etkileniyor. Biçimi biçem, biçemi biçim oluşturuyor. Tercihlerinizin ya da dayatmaların sizde oluşturduğu biçim, onlara uygun bir anlatışı da birliğinde getirmiyor mu? Bu anlatış ya da deyiş, söyleyiş biçemdir. Bu, sizin tercihiniz değildir sanki. O biçimi kullanmanızdan ileri gelmektedir. Siz, öyle bir biçim kullanmamış olsaydınız belki de bu biçemi kullanamayabilecektiniz, Demek ki bir denklem gibidir bu, bir terazi gibi ya da .. Bir yana bir ağırlık koyarsanız öte yandaki kefe yukarıya doğru çıkar. Bir matematiksel gerçekliktir sözü edilen.

Biçimle biçem arasındaki bu ilişkiyi böyle bir matematiksel gerçeğin üstüne oturttuğunuz zaman, biçemle biçim arasındaki ilişkiyi sanatsal çalışmalarda hiç unutmamak gerekirliği ortaya çıkıyor. Bir biçimi tercih ederek yapmışsanız o resminizi, o biçimin en (güzel anlatılışını yani, biçemini de belirlemek durumundasınız dernektir.Bunu unutmamak gerekiyor. Bir düşüncenin en güze1 ve en doğru anlatım, için şu sözcükıer seçmişseniz o sözcüklerle oluşturulacak bir biçeme evet diyeceksiniz demektir. Ne var ki sözle anlatım sanatlarında biçemle biçim arasındaki ilişkiyi kurmada birçok boşluk bulunduğunu unutmamalıdır. Bu boşlukları ortadan kaldırmalıdır. Bu ise sanatçının kendi çabasıyla ilgilidir. Önemli bir yüktür sırtında onun. Ne ki yapıt, böyle yerlerden geçerek gerçekleşiyor. Biçim ile biçem birliğini kurmada SÖZÜ kullanan sanatların çok çaba göstermesi gerekiyor. Biçimin de biçemin de tabanında yatan ana düşünce, bunların nelerden kaynaklandığının, iyi belirlenmesi, öğrenilmesi ve ardından da doğru biçimde uygulanması gere-kiyor: Yoksa, biçimle biçem 'arasında bir birliktelik oluşturulamıyor. Bu uyumu sağlayamamış az mı yapıt vardır?

Şiir yapıtlannda biçim-biçem ilişkisi öteki yapıtlardan daha önemli bir yer alıyor. Özel ilgi istiyor, özel bir uğraşla kurulması gerekiyor da ondan. Şiirin konusu belirlemiyor biçimini. Şiirde yaslanılan imgeler de belirlemiyor imgeleri taşıyan simgeler ise hiç belirlemiyor, biçimi... Biçimi belirleyen, yaşamın ele alınan kesitindeki yanıp sönen “şimşeğin ihtişamına benzeyen parıltıdır." Bunlar, yaşamın hangi tarihsel dilimiyle ilişkiliyse o dilimin dilini, beğenisini, simgelerini, imgelerini getirerek kuruyor biçimini. Böyle bir zorunluk yaşanıyor. Bu zorunluğun şiirin 'şiirsel havası- (poetikası) için de gereği var: Ayrıca,  doğruluğu için. de gerekli... Biçim ile biçemi oluşturan tarihsel, etik, toplumsal, ekonomik, siyasal... nedenler ve durumların dikte ettiği birtakım kavramların o şiirin içinde yer almasında da zorunluk vardır, Şiirin doğrulugu için zorunluk vardır.

YORUM:

Gerek biçemi ve gerekse biçimi oluşturan tarihsel. geleneksel, ekonomik, siyasal, etik ... koşulların durumların ve tercihlerin algılamaya ve giderek dünyanın alımlanmasında doğrudan etkileri vardır. O koşullar altında algılayıp alımlamış olursunuz. Dünyayı alımlamanızın doğruluğu ya da yanlışlığı ve belki de noksanlığı, uymak zorunda olduğunuz koşullardan kaynaklanmaktadır. Alımlamanız, dünyayı ve şeyleri benimsemeniz ve özümsemeniz anlamına geliyor. Dünyayı, öyle özümsüyorsunuz artık. Bu , özümsemenin ön koşulları, o size karşın var olan ve sizin üzerlerinde hiç etkinizin bulunmadığı koşullardır. O koşullar belirler alımlamanızı. Onun için siz sorumlu olamazsınız. Bir noktada sorumlu görebiliriz sizi: o koşullara bağlanmanızdaki doğruluk ya da yanlışlık ... Yani bu koşulları kabul ya da reddetmeniz eleştirilebilir. lşte sanat yapıtlarında, alımlamanın eleştirilmesi buna dayanıyor.  Alımlamanın yanlışlığı ile kastedilen de budur. O koşullara boyun eğmenizdir eleştirilen ve karşı çıkılan. Alımlamanın yanlışlığı ile bunlar kastediliyor. ..

Alımlama bir çeşit yorumlamadır da...Dünyayı hangi koşullarla yorumlayarak kendinizin yapıyorsunuz?.. Alımlama budur. Yorumlamanın şiirde, öteki sanatlardan daha önemli bir yeri var. Çünkü şiir bir değiştirimi birliğinde getiriyor. Bu değiştirim, alımlamanın üzerinde oturduğu için önemli oluyor. Nasıl alımladıysanız, değiştirimde de öyle bir sözcük seçimi ve söz diziminde karar kılıyorsunuz. Öyleyse sözcük seçiminizi ve söz diziminizi, istifin izi alımlamanız belirliyor. Değiştirim olmadan şiir olamayacağından alımlamanıza göre bir değiştirim yapıyorsunuz. Şiiri bu alımlama biçiminiz ve alımlama içeriğiniz oluşturuyor demektir. Yani şiirinizi, poetikanızı alımlamanız kuruyor.

Alımlamanın şiirdeki önemi budur galiba? ..

İdeolojinin de alımlamanızda önemli bir ağırlığı bulunuyor. ideoloji, ardında birçok şeyi taşıyor. ldeolojinin dünyayı alımlamanıza doğrudan etkileri var. Bireyci iseniz, dünyayı 'ben merkez' den alımlıyorsunuz. Kendinizi dünyanın merkezine koyarak herşeyi kendinize göre oranlıyorsunuz. Herşeyi kendi çıkarınız açısından ele almakta ne denli haklı olduğunuzu düşünüyorsunuz hep. Toplumcu iseniz toplumsalın öne çıkarıldığı bir alımlamanız olacak. Gelenekçi iseniz dünyayı hep oradan göreceksiniz. Öyleyse ideoloji, yorumunuzda ve alımlanızda etkindir. Şiiriniz bu alımlamanızın şemsiyesi altında oluştuğu için ideolojinizle içiçe olacaktır.

Birçok zaman ideolojinin tercihlerde çok öne çıktığı olmuştur. 1980'1i yıllara gelirkenki birkaç yıl, yurdumuz ideolojiler içinde yuvarlanmadı mı? ideolojiden söz etmeyen ya da ideolojik ilişkisi bulunmayan şiirin hiç de tutunma, bağlanılma olasılığı yoktu o zamanlar. Öyle şiirler yayımlanmıştı ki bunlar, doğrudan doğruya ideoloji yaymayı amaçlıyorlardı. Slogan Şiiri de denilen bu şiirlerin o ideoloji dönemi kapanınca hiç önemi kalmadı. ideolojiler, birer rüzgar gibi gelip geçmişlerdi. 1980' li yıllarla ideolojiler tarihe karışmaya başladılar. Artık onların keskinliği değil bu keskinliklerinin yumuşatılmasıydı gündemde olan. Ve bunun üzerinde duruluyor, çalışılıyordu. Bugün hiçbir ideolojinin ayırıcı bir özelliği yok ötekine göre. ideolojiler çağı kapanmıştır dünyada. Her ideoloji bir diğeri ile uyuşum içine girmiştir. Bu uyuşum içinde kendi niteliklerini yitirmeğe hiç direnme göstermemektedir. Bu durumun iyi mi kötü mü olduğunu zaman gösterecek.

Şiirin, bir düşünceyi dile getirmek, onu yaymak için yazılmadığı bir önemli ilkedir.

Slogan şiirinin bu ilkeyle uyuşması olası mıdır? Slogan bir ön yargıdır; bir ön koşuldur. Bir ön koşulla şiir nasıl kurulur anlamak olası değildir. Sloganın şiirle anlatılmaya çalışılması bir büyük yanlışlıktır. Slogan en doğru, en noksansız biçimde anlatılmış bir ideolojidir. En noksansız en doğru anlatılmış olacağına göre, düzyazıyı niçin tercih' etmezsiniz? En noksansız ve en doğru anlatım düzyazı ile olabilir. Öyleyse, sloganın şiirde işi yoktur.

Yorum, sloganla da ilişkili görünüyor. Ne ki onu yok eden, bir başka kanala çeken de slogan değil mi?

İdeolojisiz insan olmaz. Ne ki ideolojik de şiir olmaz. Bu iki deyimlemeyi iyi anlamalı. ..

ALINTI:

Dergi

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.