Kurşuna Dizilenlerin Mektupları / Louis Aragon

Dergi Arşivi

"Lifle merkez karakolunda...sabah saat sekize kadar o polisler bana işkence ettiler..ben iki iskemlenin üstüne yatırılmış, oluk oluk kan kaybederken merkez komiseri Rochat yüzüme tekmeler savuruyordu...işkence daha da artarak sürdü. Görülmemiş eziyetlere katlandıktan sonra ancak sabah saat beşte adımı söyledim... "

Louis Aragon

insan öleceğini biliyorsa, yazdığı her kelime o anda ondan geriye kalacak tek şeyse eğer, gösterişe, kazaya, rastlantıya, beyhudeliğe yer yoktur artık. Şimdi söz konus, olan, hayatta kalanlara sözün en asıl olanını bırakmaktır, bir daha asla değiştirilemeyecek, tamamlanamayacak, yalanlanamayacak bir şeyi söylemektir. İnsanın ardında bırakıp gideceği bu hayata ve insanın önünde duran bu ölüme bir anlam vermek söz konusudur şimdi.

Kurşuna dizilenlerin mektupları ...

France d'abord tarafından yeni yayımlanan kurşuna dizilenlerin mektuplarını gözleri dolmadan, yüreği burkulmadan okuyabilen olur mu bilmem. Böyle biri varsa eğer, onun yerinde olmak istemezdim.

Kağıtları azdı, oturup aralarında konuşacakları yerler azdı, düşünmeye ve yaşamaya vakitleri kalmamıştı. En kestirmeden gidiyorlardı. Her şeyden önce, arkada bırakılanlar var: İsimler. Kadın erkek insanlar arasında bazen sanıldığından da daha karmakarışık ve daha dün onca karmaşık görünen ilişkiler bir anda nasıl da basitleşiveriyor: Anneme de ki ... Paulette'i unutma ... Jean 'ı görürsen...Bütün bir hayat, birkaç kelimede.

Okuyucu Paulette ya da Jean kimdi bilmiyor bugün, bu isimlerin ardında saklı duran hazin ve acı hikayeleri de bilmiyor. Neden öyle ürperiyor o halde? Çünkü burda dile getirilen sade, öz duygular ona, okuyucuya, hayatı yaşanmaya değer kılan her bir şeyi ve ölmenin bu insanlara neye malolduğunu gösteriyor. Elveda demenin sıradanlığında dahi, eli kalem tutanların kıvrak ve hesaplı ifadelerinin; tümünden daha çok insanca güç var, daha çok yürek acısı, daha çok canlı gerçek var.

Ve bu insanlar, üstelik, ölümle karşı karşıya gelen öyle herhangi birileri de değiller. Her mektubun başında birkaç kuru satır: Toulon'da tayfa, yurtsever görüşlerinden ötürü donanmadan atıldı, FTP'ye (Franctireurs et Partisans) girdi... Sein-et Oise vilayetinde Herblay'de metal işçisi...Valenciennes ortaokulundan ayrılma, Bridoux ve Ferrari ile birlikte Kuzey vilayeti ilk FTP grubunun örgütleyicisi...Alsace okulunda öğrenci...Metal işçisi ve sendika yöneticisi ... Uluslararası Tugaylar eski muhatiplerinden Ve hepsinde: Kurşu-

na dizildi işkence edilerek kurşuna dizildi.: On dokuz diğer yurtseverle birlikte kurşuna dizildi kurşuna dizildi ... kurşuna dizildi .

Yetmiş bir yurtseverin mektubu var burada. Okumaya başladıktan çok az sonra,  içine daldığımız bu    yapyalın dünyada bize en çarpıcı gelen şey durumların, duyguların benzerliği, söylenen şeyin çıplaklığı olmuyor.. Bu mektuplar birbiri ardısıra okunduğunda mektubunda -ki öyle okunmalı bu insanların: olağanüstü çeşitliliği hemen dikkati çekiyor.

Bütün Fransa ... Burda, ölümün karşısında, bütün gerçek Fransa'nın hep biraraya toplandığı görülüyor, dünyayı kaçtır hayretler içinde' bırakan o kökü derinlerde gücün nereden geldiği anlaşılıyor, soyut kahraman kavramının üzerinde bir çehre beliriyor... Bütün Fransa: "Çalışmak için fabrikaya gitmen gerek, bunun için de evi bırakman gerekecek, çünkü çok yorar bu seni. Benim kovanlarımı bütün malzemeyle birlikte satmaya çalış, biraz para getirir..." Ya da: Teknenin hesap defteri büfe de. Her şey tamam; bozuk paralar büfenin üstünde bir kutunun içinde. Barometreye işaret koymadım, dolayısıyla ona bi bakmak gerek..."

Fransa, hayat... Başka yerde doğup da onun uğruna ölmeyi seçenleri Fransa'dan ayrı tutamazsınız. Almanlar'ın bizi dehşete salmak için çıkardıkları büyük boy kırmızı afişleri hatırlayın, nasıl orda yurtseverler, dil dönmez çapraşık adları, tıraşı uzamış fotoğraflarıyla hep yabancılar gibi gösteriliyordu ... Alman propagandasının en boşa giden çabalarından biriydi, o afişlerin üzerlerine Fransa için öldüler yazıyorduk ... İşte "Yirmi dört yabancı" davasının baş sanığı Michel Manouchian, ne diyor karısına mektubunda? ''Savaştan sonra benim karım olarak savaş emekliliği hakkını kullanabilirsin, zira ben Fransız Kurtuluş Ordusunun muvazzaf eri olarak ölüyorum... şiirlerimi ve yazılarımı yayımlatırsın," Bütün Fransa.

Kaygıları mı? Çocuk: Nasıl yetişecek, katlanılan fedakarlığı anlamalı bir gün. Eş, sevilen kadın: Biri yas tutmasın istiyor, bir başkası… ama özellikle şu sade, anlamlı, cömert düşünce hep tekrarlanıyor: “ Yeniden evlen, sana layık birini bul, mutlu ol.”

Hatta bunu yüreği parçalanarak söyleyenler, dolaylı yoldan ancak dile getirenlerde bile. Mesela şunlan yazan ( en dikkati çekenlerden biri; mektupları son derece çarpıcı, kendisi FTP'nin Brötanya politik sorumlusuydu): "Elveda küçük. .. elveda birbirimizi sevdiğimiz bütün o kuytu köşeler. Seni başkasına bırakmaya halim yok, ama bir gün çocuğun olursa eğer ona benim adımı ver, istersen eğer, küçüğüm benim. Ah, ama seni zorlamıyorum elbette, sen istersen eğer ve kimse de garip karşılamayacaksa ... "

Burda ve bu saatten sonra, duygu: inceliğinin ne olduğunu da öğreniyor insan.'

Yetmiş bir yurtsever. Yurdumuz gibi çeşit çeşit onlar da; Ama Fransa adını taşıyan bir duyguda hep birlikteler. Her biri insan; o yüzden, onları amansızca ezen makineden daha güçlüler. Petain'ci polis, bu makine; milis, Gestapo. Barbarlıkta tıpatıp aynılar. Bundan şüphesi olanlara işte açık, yadsınamaz kanıt burada: Yalan söylemesi imkansız bu son mektuplarda. 21 Ekim 1940'ta ( ... ) kumandan Charles Debarge'ın emrinde FTP'ye giren Paul Camphin açıklıyor: "Lifle merkez karakolunda...sabah saat sekize kadar o polisler bana işkence ettiler..ben iki iskemlenin üstüne yatırılmış, oluk oluk kan kaybederken merkez komiseri Rochat yüzüme tekmeler savuruyordu...işkence daha da artarak sürdü. Görülmemiş eziyetlere katlandıktan sonra ancak sabah saat beşte adımı söyledim... " Burda kesiyorum. Ama 24 Ekim 1942'de bu muameleye maruz kalan ve 12 Kasım'da Fransız hastanesinden Alman hastanesine sevkedilen Paul Camphin 1943 Şubat'ı sonunda Loos sürgün kampında yine işkenceden geçiriliyor: "Bileklerimden asılı olarak, sorgu amirlerinden emir alan barbarların elinde yumruk torbasına çevrildim...", vb. 1943 Temmuz'unda, Arras'da, yeni işkenceler. Ekim'de, sözümona yargılama. 1 Kasım' da idam. Fransa'ya inancından, partisine inancından başka ağzından tek kelime çıkmadı...

Yüreği elveren omuz silksin! Mektupların asıl olağanüstü, harikulade yanı -bu insanların en içten yaşantılarının insanın yüreğini sızlatan ifadesinden de öte- her¬ birinin yurduna, düşüncelerine duyduğu bağlılığın her satırda dile gelişi. 8 Şubat 1943'te Mont Valerien'de dört kişiyle birlikte kurşuna dizilen Buffon  lisesi öğrencisinin dediği gibi: "Tam zafer anında ölmek biraz tatsız ama, ne önem var? İnsanların düşü olay yaratır. "

(*) Aragon 'un 1946 tarihli konuşması Nahit Ekinci tarafından özetlenerek  çevrilmiştir.

 

ALINTI:

Dergi

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.