Buyrukçu Kuyularda...

Eleştiri

Buyrukçu'nun hikayelerini okurken H. Monterland'ı hatırladım. Yıllardır Fransız Akademisi bu ünlü yazarı bir türlü kabullenmez. Bu olayın da bir nedeni var. Fransız Akademisi üyeleri H.Monterland'ı toplum dışı bir yazar sayarlar. Ama Fransız Akademisinin böyle bir yargısı yerinde midir ?

Nurer Uğurlu

2 Nisan 1962

Buyrukçu' nun hikayelerini okurken H. Monterland'ı hatırladım. Yıllardır Fransız Akademisi bu ünlü yazarı bir türlü kabullenmez. Bu olayın da bir nedeni var. Fransız Akademisi üyeleri H. Monterland'ı toplum dışı bir yazar sayarlar. Ama Fransız Akademisinin böyle bir yargısı yerinde midir ? Burası tartışılır. Çünkü bu üyeler Andre Gide'i de uzun yıllar aralarında görmek istememişlerdi, Benim söz konusu etmek istediğim şu: Fransız Akademisi üyeleri H. Monterland için şöyle bir gerekçe ileri sürmüşler. «Bu yazar toplum ve aile düşmanıdır, aramıza alamayız.» Gerçekten Monterland'ın «Genç Kızlar, Kadınlara Acıyın, İyilik Şeytanı ve Cüzzamlı Kadınlar» isimli seri romanlarını okuyanlar çok iyi bilirler

Gelelim Buyrukçu' ya : Bir yerde «Her aile bir kavgadır» diyor. Ve böylece Monterland' la birleşmiş oluyor. Nasıl ki Monterland' a toplum düşmanı damgası kolaylıkla vuruluyorsa, Buyrukçu' ya da rahatlıkla aile düşmanı diyebiliriz. (Bu sözlerim yanlış anlaşılmasın, Monterland ile Buyrukçu' nun yalnızca düşüncelerinde yaklaştıklarını görüyorum.)

-Her aile bir kavgadır -

Buyrukçu hikayelerine böyle bir ön yargı ile giriyor. Belki bu yargı, bir ön yargı olmayabilir. Ama deneyler ve gözlemler sonucu elde edilen bir yargının nedenleri de olur sanıyorum.

- Aile toplumun temelidir- Anayasa Md, 35

Buyrukçu' da, Katran'dan Bulanık Resimler’'e kadar, biliriz ki toplumsal olaylar ağır basar. Bir yazar toplumun mutluluğunu, geleceğini, iyi yaşamasını ister. Yer yer bunun savunmasını yapar. Ortaya koyar. Şöyle düşünelim; Buyrukçu toplumsal olayları konu edinen bir hikayeci: Kişi için en küçük toplum, kendi çevresinde meydana getirdiği toplumdur. Bu toplum da ailedir. Kisi toplumun mutluluğunu istiyorsa, önce kendi toplumuna bakmalı. onun geleceğini hazırlamalı. Ama Buyrukçu böyle davranmıyor. Aile denilen kuruma karşı düşman oluyor. Ve ailenin temelsiz bir şey, bir kavga olduğunu söylüyor. Bireyci bir düşünüşü kabulleniyor.

Muzaffer Buyrukçu

Önce şunu açıklıyalım :

Toplumcu kimdir ? Toplumsal olay nedir ?

Toplumcu : İnsan topluluklarını, yaşayışını ve onları yöneten yasaları inceliyen kişi ya da sanatçı.

Toplumsal olay : Bir çok kişilerden ya da şeylerden meydana gelen olay.

Bir yazar, herhangi bir toplumsal olaya bakıp, o olayı kendisine konu edindiği zaman, bu yazara toplumcu diyebilir miyiz? Hayır. Örneğin: Bireyci bir yazar, kalkıp bir İşçi İhtilalini konu edinip yazarsa, ki bu yazıda söz konusu olan ihtilal asıl ihtilal olmayıp, ihtilali yalnızca bir figür, bir fon olarak alırsa, bu yazar toplumcu mudur ?

Toplumcu bir yazar, böyle bir ihtilali konu edindiği zaman, bu ihtilalin nedenlerini ve sonuçlarını açık bir şekilde görebiliriz. Daha gerçeği o ihtilali yaşarız.

Bence, toplumcu bir yazar başka, toplumsal olaylara bakan bir yazar başka. Ama bizim yazarlarımızın çoğu, bu iki kavramı biribirine karıştırıyor. Bir' iki yazarımızı ayrı tutarsak, bizim toplumcu geçinen yazarlarımızın çoğu, toplumsal olaylara bakan kişiler. Ve Buyrukçu, birçok hikayelerinde toplumsal olaylara bakan, bir yazar. Ama bu ba­kış bir toplumcu yazar bakışı değil. Bakan ve gören yalnız bir kişi .O kadar.

Buyrukçu' da cinsel konular önemli bir yer tutuyor. Gerçi bu cinsel sorunlar yalnız Buyrukçu' ya özgü birşey değil. Günümüzü de, çağımızı da içine alır. Bugün bir cinsel sorunu yoluna koymuş, bir kişi, bir toplum, kolay kolay gösterilemez. Türkiye gibi bir toplumda, böyle bir konunun büyük bir yer tutması çok normaldir. Bugün bile Anadolu'da cinsel ilişkilerini hayvanlarla kuran insanlar vardır. Bu gerçeklerin arkasına saklanmak, bir anlam taşımaz. Gerçek olan şu ki; Türk toplumu cinsel sorunlarını bir düzene koymuş değil. Aydınından kara cahiline kadar, birçoklarının üzerinde durdukları, ve zamanlarının önemli bir kısmını bu konulara ayırdıklarını biliriz.

Ama Buyrukçu, hikayelerinde yalnızca kendi dertlerini, kendi cinsel sorunlarını ön plana çıkartıyor. Bir doymamışlık, bir kadın özlemi bütün hikayelerinde sürüyor. Kadınları sokaklarda, otobüslerde, vapurlarda yaşıyor. Ve onlara büyük bir cinsel istekle yaklaşıyor. Birçok şeyler anlatmak istiyor. Onlara kurtuluş yollarından birinin, cinsel sorun olduğunu önemle belirtiyor.

Aile denilen kuruma düşman bir Buyrukçu’ yu sonra bir kadın özlemi içerisinde buluyoruz. Buradan pek özel bir duruma inerek şu yargıya varabiliriz; Buyrukçu  aile denilen kuruma değil, kendi ailesine düşman. Özlediği bir kadına kavustuğu zaman, yine ayni düsüncelerin savunmasını yapabilecek mi?

Buyrukçu' ya göre cinsel sorunların çözümlenmemesinin en büyük engeli aile. Peki, ailesiz bir Buyrukçu cinsel sorunlarını özlediği bir duruma getirebilir mi ? Acaba ? . Kendisinin her isteğine «Evet» diyecek bir kadını kolay kolay bulabilir mi ? Bu soruların karşılığını vermek çok kolay değil. Kolay olmadığını Buyrukçu da bilir sanıyorum. Ama kabullenmek istemez. Bir yerde şöyle konuşur : «Bu düzenleri kuranların torunlarının torunlarının torunları var» demek ki bu böyle sürüp, gidecek. Gerçek ve kurtulması imkansız bir düzen, bir yasa bizleri içine almış. Bu düzenin yıkılmasını, yok olmasını düşünmek, büyük bir düş içinde yeni kıtalar bulmak için okyanuslara açılmaktır. O halde bizler, torunlarının torunlarının torunları olarak bu düzeni kabullenmek zorundayız.

Buyrukçu'nun dilini çok sevdim. Özenilecek bir temizlik, arılık var. Türkçe kelimeleri kullanmakta büyük bir çaba göstermiş.

Birçok düşüncelerine karşı olmama rağmen, Buyrukçu' yu hikayeci olarak severim. «Beğendiğin hikayeciler kimlerdir ?» diye bir soruyla karşılaştığım zaman, Buyrukçu için parmağımı çekinmeden kaldırabilirim. Çünkü hikayelerinin çok sağlam bir yapısı var. Konuyu ve sorunu en temiz, en yalın bir söyleyişle ortaya koyuyor.

Biçimsel oyunların, şiirsel sözlerin, ve imajların bol olmasına rağmen okuyucuyu etkiliyebilecek hikayelerdir, diyebilirim.

Birinci hikayede, dar bir çevrede ve ortamda olması, kişiye sıkıntı verirse de, sonunda rahat bir söyleyişle, ken­di dertlerine, kendi sıkıntılarına çevirmesini biliyor. Parça parça olsa da, kişi kendisinin bir yanma raslıyabiliyor. Bu özelliğini Buyrukçu'nun ustalığına verebiliriz.

Bu kitapta benim en çok hoşuma giden ,«Tel Örgüler» hikayesi oldu. Çocuğun hastalığını, kadının sıkıntı içerisindeki davranışını okurken yaşadım. Çocuk, hikaye boyunca öylesine gerçek, öylesine, içten anlatılmış ki her okuyucu kendi yaşantısından gelen ve eskiyen bir yanı bulabiliyor. Kadının çocukluk yıllarına dönmesi, bakkalın cinsel isteğini çocukla gidermesi gerçeğe tutulan bir ayna. Bu hikayede üç zamanı birden yaşıyoruz. Çocuk, kadının yaşantısı ve kocası. Hikayede bu üç zaman, çok sağlam ve ustalıkla ortaya konulmuş.

Üçüncü hikayeyi bir türlü sevemedim. Bu hikayede Buyrukçu' dan çok şey söylemesini beklerken o susuyor.

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.