Dergi Mutfağı Tartışmalarından

Eleştiri

Fehmi Koru altın bir fırsat geçirdi böylece, rüyasında görse inanmazdı tartışmanın böyle geçeceğine. Bu performanssızlık, bu gülünç durum .. Çetinkaya'nın yakaladığı noktalar gerçekten doğru ve önemli ama bunları bu denli önemsizleştirmek ... Bunu ancak Çetinkaya başarırdı...
AHMET YILDIZ

AHMET YILDIZ

 

FEHMİ KORU HİKMET ÇETİNKAYA "DALAŞMASI", ÖSYM BİRİNCİSİ ANADOLU İMAM HATİP LİSESİ..

- Eğer Hikmet Çetinkaya iyi bir gazeteciyse herhalde çok kötü de bir konuşmacı

- Tartışma değil bir ağız dalaşı ...

- Fehmi Koru altın bir fırsat geçirdi böylece, rüyasında görse inanmazdı tartışmanın böyle geçeceğine. Bu performanssızlık, bu gülünç durum .. Çetinkaya'nın yakaladığı noktalar gerçekten doğru ve önemli ama bunları bu denli önemsizleştirmek ... Bunu ancak Çetinkaya başarırdı ... Aslında Çetinkaya 'nın "sizinle tartışılmaz, tartışmam" anlayışı gerçekten doğru olabilirdi bir zamanlar, ama şimdi, özellikle o platformda her planda tartışmak ve gerçek yüzlerini ortaya sermek gerekiyor ... Belki de ideolojik mücadelenin bir parçası bu .. Hayatın her alanına sızmış gerici düşüncenin karşısına ne yazık ki artık çoktan sonuçlandırılmış olunması gereken tartışmalara yeniden başlayarak çıkmak zorundayız ...

 Bir gazeteci nihayetinde ve yalnızca belgelerle konuşsa bile bu yeterliydi..

 Televizyonun karşısında geçen dakikalarıma mı yansam ... Adamların derinliği bilinmeyen zaman zaman birbirleriyle çatışmalara dek varan ama tuhaf bir biçimde kapatılan görmezden gelinen ticari ilişkileri, korkunç, ucu nerelere uzandığı belli olmayan bir zincirin halkaları. ..

Geçende okumuştum, Alman hükümet kaynakları Frarısa'run FIS militanlarının faaliyetlerinin denetimi için şiddetli taleplerini olumlu karşıladığını ama Türk hü-kümetinin Cemalettin Kaplan v.s. için hiç de istekli davranmadığını söylüyorlar..

 Öyle ama, bizim Erbakan'ın Alman'larla tuhaf bir ilişkisi var. Alman motor sanayine az katkıda bulunmadı hani .. Almanya biliyorsun İran' ın en yakın dostlarındarı... Garip ilişkiler... Birinci dünya savaşı, Osmanlı'Iarla, Panislamizmle ilişkileri... llginç bir tablo ..

ÖSYM birincisi Anadolu İmam Hatip mezunuymuş. Demek Anadolu İmam Hatip'de açmışlar...Bunu ilk kez duyuyorum ..

Beşiktaş Belediye Başkanı direniyormuş, engellemeler çıkarıyormuş Beşiktaş Anadolu İmam Hatip Lisesi için ..

Üstelik FEM Dersanesi öğrencisiymiş .. Yani Fethulah Hoca'nın dersanesi..Çok ilginç rastlantılar. .. Altan Günalp öleli OSYM bir başka oldu içine kapanık, ne haltların karıştırıldığı belli olmayan .. Böyle zaman zaman ortaya çıkıyor kokuşma, islamcı, gerici bir kuşatmanın içinde hissediyorum kendimi, bir orman yangınının içindeymişim gibi; kabus ... Siyasal'da, Hukuk Fakültelerinde bu imam hatipli bolluğu, sınavlarda ne haltlar karıştırıldığının sonucu mu yoksa ..

Hikmet Çetinkaya olmaya başladık ... Evet gerçekleri bildiği için kahrediyor ama bunu "beyaz cam" deneyimi olmadığı için ekranı yüzüyle nasıl dolduracağını, nasıl gerdan kırması gerektiğini, sözcüklerin ekonomisini bilmiyor.. Bütün suçu o... Türkiyedeki sol politikaların kaderi gibi ... Fehmi Koru bu işin kurdu olmuş .. Sesini ne zaman yükseltmesi ne zaman kolunu kımıldatması gerektiğini bile biliyor..

Sanırım başarılarının temelinde devlet aygıtının, kurumlarının önemini büyük bir iştaha ile tespit edip buralara saldırmalarından kaynaklanıyor. Devletin en küçük kurumlarını bile "resmi" diye dudak büküp aşağıladığımız, 80 sonrasında ise aptalca, devlet düşmanı sandığımız islamcılara pek de cömert davranarak, bütün taktiklerimizi, retoriklerimizi verdiğimiz, daha doğrusu teslim ettiğimizi tekrar anımsamalıyız .. Herşeye yeniden başlamak gerektiği burada yatıyor .. Şu anda devletle yakın ilişkide sosyal demokrat kalıntılara bile tahammül edemez durumda fütursuzca saldırıyorlar ... Radyoları, televizyonları..

Yerel seçimlerde o zamana dek sosyal demokratları görmezden gelen bütün solcuların büyük bir endişe içinde SHP genel merkezine doluşması da ilginç .. Burada şu anımsandı. Bizi yöneten reel bir aygıt var; bu kesinlikle hayali değil, bütün hayatımızı, işimizi, tayinlerimizi, sağlık hizmetlerimizi, maaşlarımızı, içtiğimiz suları, kullandığımız enerjiyi denetleyen korkunç bir aygıt..Ve arada sosyal demokrat bir tampon, arkada rahatça uzaktan döğüşebiliyoruz .. Günlük politikayı bırakmış, nasıl olsa yenilip ipin ucunu kaçırmışız psikolojisinde denetimini başkalarına havale ettiğimiz sevgili hayatlarımızın ve afra tafralarımızın bir hiç olduğunun ayırdına vararak .. Oysa devlet öğrencilik günlerimizdeki gibi yalnızca, polis cobuyla birleşen teorik metinlerdeki baskı aygıtı imajının bizde yarattığı ütopik uzaklığın çok daha yakınında ... Onun kurumlarına yaklaşmalıyız, yıkmak için ya da değiştirmek için ama mutlaka yaklaşmalıyız .. Belki de bunun ayırdına vardık .. Yoksa yabancı bir gezegende yaşıyormuş duygularıyla hayatlarımızın heba olduğunun bilinci içinde kıvranıp duracağız ..

EDEBİYAT ve POLİTİKA: KORKULAN, ANLAŞILMAYAN İLİŞKİLER ..

- Politikaya yönelmemiz gerekiyor. Politikleşmemiz gerekiyor...Günlük tepkiler içinde yaşamak ya da herşeyi inkar etmek ancak bireysel bir davranış, bir cemaat davranışı... Sosyolojik anlamda hiçbir değiştirme özelliği taşımaz. Oysa politika toplumsal bir olay. Başkalarıyla birlikte olunması gereken bir olay, kollektif bir olay, toplumsal bir değişime uzanan bir araç ...

Ve olan zavallı edebiyata oluyor tabi bu arada, yine eskiye mi döneceğiz ..

Neden olmasın, edebiyatın başka türlü tadı tuzu kalmıyor belki de diye düşünüyorum şimdi bu kuraklıkta kitapçılarda yana yana okunacak kitap ararken .. Özellikle seksen sonrasında edebiyatı politikanın tahakkümünden kurtarma ve ona görece özerk, tikel bir alan açma çalışmaları gittikçe edebiyatın politikadan daha da önemli olduğu sonucuna ulaştı. .. Plehanov'un söylediği şey bir zamanlar; sanatın politikaya ve ahlaka indirgenmesinin yanlış olduğu savı. .. Bu böyle olabilir, politika sonuçta ulaşılması gereken amaç için bir araçtır, yöntemleri ve kuralları var..

Bu yeni filan değil, Troçki söylemiş daha yirmilerde 'üretim biçimine basit bir ilişkiyle bağlı değildir, çok fazla özerkliği olan' bir alandır diye .. Gerçekten politika bilgi kategorileri, siyasal hedefler, taktikler içerir, peki sanatta bir roman yazarken örneğin hangi strateji ve taktikler üzerinde yazacaksın? Yazamazsın. Çünkü amaç toplumsal devrim değildir..

- Yazarım. Çünkü yazarken, bir sanat ürünü üretirken ya da tasarlarken bana gaipten gelen, tanrı tarafından verilen yeteneklerim yol göstermez. İçinde yaşadığım çağ, insanlığın , doğanın yaşamış olduğu muazzam serüven, lanet olası sınıflı toplumun insan doğasına aykırı tahrip edici kötü yanı ve insanlığın hala içimizde kalıtsal olarak koruduğumuz, mücadelelerle dolu yüzyılları da aşan erdemi, yani iyi beni yönlendirebilir. Aldığım bu bilinç, bakış açısı ve bilemediğimiz binlerce şey, işyerim örneğin, kırmızı ışıklar, kentler beni etkiler ulaştığım bilinç beni yönlendirir. Ustelik politik bir bilince, bir sınıf bilincine sahipsem en azından tasarladığım romandan bütün bunları nasıl soyutlayabilirim ... Politik görüşlerim için ölümü bile göze almış bir yazarsam, dikkat et, bir yazarsam diyorum, yazacaklarımı, tasarladığım romanımı nasıl bu görüşlerimden ya da tarihsel ereğimden soyutlayabilirim .. Bu aptalca bir şey .. Ve hiçbir yazar da böyle yapmadı..

Hayır efendim, bunlar ayrı ayrı şeylerdir.. Sanata bu denli müdahale iştahası onu yok eder. Politik kimliğim bir cebimde, sanatçı, edebiyatçı kimliğim bir cebimde gezerim ben .. Ama şunu söylemeliyim, partili olduğunda bile sanatsal kimlik kartını politik kimlik kartıyla eşit önemde gören ama ürününü politik çıkara teslim etmeyen insan benim eleştirimin öznesi değildir.

Hoppala, beyin çeperlerin çelik bir duvarla ayrılı herhalde .. Ama yine de bu son söylediğine yürekten katılınabilir .. Ancak bugün böyle bir sanatçı, edebiyatçı tipi kalmadı. Nedir bu afra tafra .. Belki sosyalist gerçekçiliğin egemen olduğu, sosyalist politikaların, sosyalist dünyanın ve onun ütopyalarının moda olduğu, güçlü olduğu zamanlarda bütün bu tepkiler, sanatın özerkliğini savunma anlamlı olabilir, gerçekten anlamlıdır da .. Ancak şimdi sosyalist politikleşmenin tu kaka olduğu, özellikle ülkemizde tansiyonunun sıfır olduğu seksenli yıllardan sonra şimdi Ruanda utancı, milliyetçi boğazlaşmaların ilkel boyutu kapitalizmin yeniden sarsıntıya girip moral yitirdiği, yeni kıpırdanışların olduğu doksanlarda tutup sanat politika ilişkileri adı altında bu politika düşmanlığı garip kaçmıyor mu? Ben bir yapıt üretirken sınıflı bir toplumda, kapitalist bir toplumda yaşadığımı nasıl gözardı edebilirim..Bu ister istemez kendi tercihlerimle birlikte yansıyacaktır.. Estetik kuramım, ruhsal durumum, felsefi yönelimim dünya görüşüm vs. ile ..

Sanatın politika ile ilişkisi vardır, bunu yadsımıyorum, ancak bu sanat ürününün okunduğu bağlamda, tüketildiği ya da yeniden üretildiği bağlamda geçerlidir. Nasıl yazıldığı ne amaçla yazıldığı bağlamında değil ..

Yine Margaret Hankess örneği .. Engels'irı tepkisi belki de anlatılan konunun direkt politik göndermelerde bulunması değil, ürünün estetik olarak zayıf olmasındandı ..

Sanat bir partinin, politikanın aracısı, sözcüsü değildir ...

Çok mu kötü olu, bu üstten buyurma nereden geliyor, bir zamanların politikasına

bu hınç, anlayabiliyorum ama şimdi, bu seçkincilik .. Bu kibirli emir .. Sonra partiyle politikayı hemen eş kılmak .. Bu parti sözcüğü de hemen komünist partisini anımsatır nedense, bir burjuva partisinden sözedilmez .. Pekala politik argümanlarla dolu bir sanat eseri mükemmel olabilir.. Politik edebiyatçılar oldukça da başarılı olmuşlardır ... Ajit-Propçuları anımsa, Piscator, Brecht, Meyerhold, Mayakovski... Şimdi onların modası geçti diye mi... Belki de tüm sanat olgusu dünyanın ideolojik olarak algılanmasından kaynaklanır.

Şimdi ideolojiyi karıştırma, ideoloji, politika başka şey ..

Tamam burada bırakıyorum ancak benim söylemek istediğim bir şey var .. Bu ülkede, bu dünyada yani bu lanet, bana bir insan olarak ters gelen kapitalist sistemin insanlık için anlamsız ve işkence verici şartları içinde yaşadığımı biliyorum, içinde yaşadığım cehennemin farkıdayım, bunun öncesinin ve sonrasının bilincine sahibim ve bir yazarım; ne yapabilirim? Ustelik ben bu sistemden kurtulmak için inandığım bir dünya görüşüne, bir felsefi düşünceye sahibim ..

Felsefeyi dünya görüşü kavramına indirgeme ..

Yine bir burjuva elitizmi ... Niçin indirgemeyeyim.. Marx felsefeyi kapalı kapılar arasından çıkarıp insanların hizmetine sunalı, dünyayı anlayıp değiştirmenin hizmetine sunalı yüzyıl oldu. Felsefe peki benim neyime yarayacak dünya görüşümde etkili olamıyorsa ... Neyse, nerede kalmıştım, böyle bir dünya görüşüne sahibim, ve yazarım; bir roman yazacağım: Kurgularken bu dünya görüşümü kapsayan bir planlama içinde olabilirim, bu çok doğal, böyle bir dünya görüşünden uzak bir planlama içinde de ola¬bilirim, bu da doğal, yalnızca kendi bilinçaltımdan özel bir planlamaya gerek kalmadan elbette dünya görüşüm bu yapıta yansıyacaktır, yani yapıt öncesinde politik bir hesap içinde olunabilir veya olunmayabilir .. Bu da çok doğal .. Yani ille de politik hesap içinde olamazsın dayatmasına izin veremem .. Ama olurum ya da olmam, yazarın bileceği iş bu. Nasıl yazdıkların politik mesajların taşıyıcısı olmalı dayatması doğru değilse politik mesajlarıntaşıycısı olmamalı dayatması da çok saçma .. Düpedüz birincisiyle aynı oranda müdahale sanata .. Sorun beğeni ve estetik katagorilerden geçiyor belki de ... Şu anda sen hala seksenli yılların anti politika propagandası altındasın .. Belki de hepsi bu .. Ya da çok derinlerdeki bitmeyen bir tartışmanın, belki Althusser'in bile özeleştiri yaptığı ve vazgeçtiği görüşlerinin uzantısı bir tartışmanın yeniden çocukça tekrarı .. Belki de Avrupa 'da şimdi devlet iktidarını sorgulayabilme gücünü politize oluştan uzaklaşmakta gören sol köktencilik'in bir rüzgarı .. Ama bu boğazına kadar siyasallaşmış, politize olmuş, çıkarlarını bu politik dengeler üzerine inşa etmiş Avrupa'da çok doğal. Ama iliklerine kadar depolitizasyonu yaşayan bu utanç verdici ülkede gülünç .. Aziz Nesin örneğin .. Hiçbir partiye üye değil, olmadı, senin tanımladığın anlamda politik girişimler içinde de değil, ama yazdıkları ortada. Kim eline bir Aziz Nesin kitabı alsa ideolojik olarak algılaması belli, önyargısı bile oluşuyor. Elinden bırakmadan okuyabiliyor, ki Aziz Nesin bir olgu bu konuda .. Çok iyi bir örnek ... Yazdıklarını dünya görüşünden ayrı tutabilir miyiz? Yazarken dünya görüşünden kaynaklanan politikaların ya da özlediği topluma ulaşmak için kullandığı politikaların etkisi her kitabının, öyküsünün çatısını. özünü kurarken hiç mi yanından geçmedi.. Buna gülerler..

Bu politik görüşlerinin etkisi değil ahlaki tutumudur .. Üstelik estetik olarak çok zayıf.. Aziz Nesin bir makale yazarıdır.. Öyküleri de didaktiktir..

Allah Allah ... Estetik beğeninin muhtarlığını sana kim verdi. .Edebiyat sonuçta yazı faaliyetidir ve yazmak istediklerini başkalarına okutma becerisidir.. Ben Aziz Nesin'in hangi kitabını elime almışsam bitirmeden bırakamadım .. Yazma gücü ve yazarlık gücüne tapıyorum ..

Hayır O'nun yaptığı yalnızca ahlakidir. ..

Yani şimdi Aziz Nesin‘de mi politik bir yazar değildir.. Adamın kanına işlemiş ..

O'nun tekrar sessiz sedasız gelip gündeme oturması ve sürekli politik örgütlenme çabaları ile yazarlığının atbaşı gitmesi belki de çağımız yazarlarının ikili yanını ve bu ikiliğin diyalektik ilişkisini önümüze seriyor.. Malraux, Romain Rolland v.s. gibi. .. Bunu görmemek görmemeye çalışmak nedir? Anlamak zor. .. Çünkü insanlığın sıkışıp kaldığı bir tarihsel çağın içindeyiz ... Edebiyat ve sanat da bu tarihsel sıkışmayı yaşamak zorunda şimdilik, edebiyatın özgür kalmasını kendi kulvarında büyümesini düşlüyoruz kuşkusuz ama ne kadar uğraşsak da şimdilik bu olanaksız gibi geliyor bana .. Çünkü ilgilenmek zorunda olduğu hayat ve madde bir başka biçimde akıp değişime uğrarken edebiyat bunun dışında gözünü kapayamaz, çünkü bu kendine güç veren geleneksel bağlantılarına da ters düşer..Oysa politikadan bu denli korkacak yerde edebiyat tam tersini de yapabilir, kendi geleceği için, kendini kurtarmak, kendi kulvarında rahatça yol almanın şartlarını sağlamak için geçici olarak politikayı kullanabilir, ondan sonra işine devam eder.. Çünkü sanat ve edebiyatın ideolojik implikasyonları kaçınılmaz bir olgu, politika ise bir araç, bir gün silinip gidecek ...

Yine anlatamıyorum, kimse politika düşmanı değil. Buradaki iki ayrı şeyin ayırımını anlatmaya çalışıyorum. Politika ve edebiyatın. İki ayrı alanın .. Sanat pratiği toplumsal bir muhalefet odağı değil, özgül bir etkinliktir..

Bu teorik olarak böyledir..

Sanatçının muhalif oluşunun sanat cinsinden ifade ettiğinde ayrı, politika cinsinden ifade ettiğinde ayrı anlam taşımasının anlamı da buradan ileri gelmektedir. Senin de durmadan söyleyip durduğun şey "hayata çarpan" hayatın nabzının attığı alanlarda yer alan  nitelemeleriyle sanattan beklenen şey politik duyarlılıklara çarpan bir sanat pratiği kastıdır ve politik pragmatizmin çağrısından ibarettir. Burada politikanın verili tanımlarıyla buluşan her yeni sanat pratiği eskimişliği baştan kabul ediyor demektir.

Bütün bunlar sanatın yalnızca zevk verme nosyonuna sahip etkinlik olarak algılanmasına götürür edebiyatı, bu denli soyutlamak, köşe bucak kaçırmak neden?

Bu edebiyatın da, politikanın da iyiliği içindir.. Birbirine karıştırılmış ayrı alanları daha iyi anlamak içindir. Yani sanatsal pratik ayni olarak bilqi'nin değil, ahlakın da değil; bilgi-ahlak-politika-felsefe-dil-ideoloji gibi süreçlerin algılarını dönüştürme eylemidir. Yansıtma eylemi dönüştürme fiilini dışlar; daha çok eleştirme fiili ile kendisini tanımlar. Bu ise sanat pratiğini sosyolojik bir alana, hatta toplumsal felsefenin göbeğine gönderir ...

Edebiyatın özellikle bütün bunlardan saf ayrı bir iş olduğunu nasıl söyleyebilirsin.

Eagleton‘u anımsa ..

O ayrı, ben gelecek zamandaki olayları konu alan sanat ürünlerine değil, politika, felsefe veya bilimin yapacağı işlere karışan sanat ürünlerine karşıyım ..

Demek yalnızca gelecek zamandaki olayları konu alan bilim kurgulara filan izin var, şimdiyi, geçmişi anlatan ürünlere ambargo var .. Nedir bu katılık ..

Sanatsal faaliyetin yalnızca sanatsal alanlarda varolması gibi bir iğrençliği önermediğim sanıyorum açıktır. Ben sanatsal pratiğin, yararlılık uman diğer pratiklere, örneğin verili politikaya ve iktisadi birimlere tavır alması gerektiğini söylüyorum ... Bütün kabul biçimlerinin dışında bir şey önermek istiyorum, başka bir alan önermek istiyorum, hepsi bu .. Sanat ürününün konusu bu anlamda sınırlı tutulamaz; bu egemenlikçi bir tavırdır. ..

- Kafan epey karışık sanırım. Yardan da vazgeçme serden de ... Oysa açıksözlü olmaya ihtiyacımız var.. Bu ayrı alan ne menem birşey, hangi ideolojik temeller üzerine otu¬ruyor, teorik temelleri nereden güç alıyor.. Sanırım yalnızca politika düşmanlığından .. Oktay Rifat‘ın ta 1961‘da sanırım Yaprak dergisinde yayınlanan bir sözünü anımsadım şimdi, şiirin arkasında birini arıyor gözlerimiz, derdimizi dert bilen, bizi bu dertten kurtarmak için çırpman birini ..

ORHAN PAMUK KIRMIZI KOLTUKTA ...

Sanırım "Yeni Hayat"ın reklam hizmetleri oldukça yolunda gidiyor ..

Romanı okuyunca -okumamak için elimden geleni yaptım ama okutmak için onlarda elinden geleni yapıyor. Sonunda okudum ve şaşırdım. Bir gün bir kitap okudum ve şaşırdım!

Nasıl şaşırdın ..

Sanki yeni yayınevinin ödediği paraların diyetini ödemek için ısmarlama yazılmış bir kitap .. Ben bir tad alamadım. Ustelik sıkıldım. Hani bir zamanlar Umberto Eco'nun durumu. Umberto Eco'nun kitaplarını herkes mutlaka alıyordu ama M.Cevdet Anday'ın deyişiyle okuduğu şüpheliydi, kütüphanede iyi duruyordu. Yeni Hayat'ta öyle birşey. Okuyup okumamanız bir şey değiştirmiyor. Yani reklam denen şeyin etkisi neyse onun için almalısınız.

Özellikle niçin şaşırdın diye sordum. Çünkü ben de şaşırdım Latife Tekin'in ordan oraya zıplayan kahramanlarını anımsatıyor. Latife Tekin bu türün son örneğiydi sanıyordum ..

Trafik derdinin bu denli küpürleştirilmesi edebiyatçının elinde ancak böyle oluyor anlaşılan ..

Kırmızı Koltuk'ta ilginç sorular vardı doğrusu. Yaşar Kemal'in bu ülkede olan bitenler karşısında birşey yapamadığı için yargılanması gerektiğini istemesine Orhan Pamuk nasıl bakıyor türü bir soru.

Bu karşılaştırma sanırım biraz rahatsız etti. Ama kendisinin öyle bir geçmişi, yani politik bir hesap sorma gücünü oluşturacak beklenti zorunluluğu gibi bir şeyi olmadığı için Yaşar Kemal gibi istekli değilmiş, ancak basın toplantısını da medya pek önem-sememiş ..

Elbette basın bir yazarın politik çıkışını yapıtlarından bekliyor, kocaman bir roman evreni dururken romanlarında konaklardan onların mistik, soylu evrenlerinden sözedip sonra da bir basın toplantısıyla tavır almaya çalışmak biraz gülünç oluyor..

Gene politika .. Durup durup oraya kayıyoruz. Ne kadar tersine döndü ama mantık ..

Gerçekten tut kocaman kitaplar yaz ama ben ülkede şu şu gidişata karşıyım diye tut basın toplantısı yap .. elbette kimse ilgi göstermiyor.. Acaba o romanları niçin yazıyorsun? ..

Gerçekten O. Pamuk batılı bir yazarı oynuyor, her toplantı davetinden önce gönderilen zarflardaki çekleri bekleyen batılı yazarları..

Burası sanırım tam dedikodu sayfası oldu .. Edebiyat ve Eleştiriye yakışmıyor .. Biraz kütüphane rafları dolsun bu kitap üzerine daha ayrıntılı tartışabiliriz.

Edebiyat ve Eleştiri/ Sayı 15-16. 1994

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.