Bin Hüzün /  Muzaffer Buyrukçu

Kitap

Binlerce ayrıntının ve kusursuz bir Türkçenin içinde eritilmiş öyküler.
Aşk ve cinayet düşleri

Bin Hüzün /  Muzaffer Buyrukçu

Eğer ölüm olmasaydı, insanlar aş­ka hiçbir gereksinim duymayacak­lardı, büyük bir olasılıkla paylaşa­mayacaklardı ölümsüzlüklerini baş­kalarıyla. Ama dünyadaki yaşamı­mızda ölüm ve aşk birbirinin ge­rekçesi, asıl nedeni olduğu sürece, bütün sanat yapıtlarında sonsuza dek ana tema olarak kullanılacaktır kuşkusuz.

Muzaffer Buyrukçu, haziran 1990' da yayımlanan Bin Hüzün adlı öykü kitabında, kendi içinde barındırdığı aşk ve ölüm labirentlerinin kapılarını okurlarına sonuna kadar açıyor ve ilaveten bin hüznü de aşan düş İmge, binlerce gözlem ve saptamayla, onlara zengin bir yaşam şöleni de sunuyor.

M.Buyrukçu'nun öykülerinde konular genellikle İs­tanbul' da geçer, bir iki büyük kente de yolu düşerse uğrar sanki. Ayrıca konular hangi mekanlarda dolaşır­sa dolaşsın, kahramanlar yoksul emekçi kesimindendir. Kentin kenar mahallelerinde yaşarlar. Ruhlarını sarsan büyük kente göçme olayı henüz durulmamıştır. Uyum­suzluklarını, gerçek ya da düşsel sevdalarla ve cinayet­lerle bastırırlar. Aydın bile olsalar yöntem değişmez. Iki binli yıllara doğru,İstanbul’u dört bir yanından ku­şatan İnsan maceralarını, hiç bozmadan, dipdiri, sana­tın belleğine kalemiyle kazımıştır M.Buyrukçu. Fakat bunu yaparken gerçekçiliğine hiç leke düşürmeden, şi­irli düşlerinin tülleriyle kahramanlarını sarıp sarmala­mış, onları bir cibinlik altında ayırıp korurcasına, her türlü sıradanlıktan kurtarmıştır.

Öykülerdeki biraz fazla yer tutan erotik ögeler, yar­gılanabilir bir yaşama biçiminden değil, kahramanla­rın bir tutunabilme sorunundan kaynaklanmaktadır ba­na kalırsa. Ardında binlerce yıllık tarihiyle yaşayan her büyük kent, kültüründen ve havasından tattırmaz ko­layına yeni konuklarına. Değerlerini ele vermez kısa sürede. En iyi tutunabilme biçimlerinden biri, o top­rakları ekip biçip yerleşmektir. Bu olanaksız olduğu­na göre, -çünkü topraklar ya da binalar diyelim, başka bir sınıf tarafından ele geçirilmiştir- o kentin kadınla­rına sahip olmak da en kısa ve doğal yoldan, alışmak yerleşmek kök salmak anlamına gelebilmektedir. Ya­rattığı gönül yaralarinın dışında, başka bir sakıncası da yoktur. Sosyalleşmenin ön koşulu gibidir taşkın bir cin­sellik içinde kente yayılmak. Hesapta olmayan yasak­larla karşılaşınca da eylemi düşüncede sürdürmek ve da­ha olmazsa, düşüncede cinayete kadar işi götürmek, aş­kın bir, yaşama cesaretidir küçük ve köksüz insanlar­daki. Oykülerdeki hareket de işte bu atılım ve ivmey­le, umudun Burçlarına tırmanır ve bazen de oradan kayarak düşer ağır ağır. · ·

Güvercine ekmek yedirmenin, hapishane kapısında beklemenin, bir minibüs yolculuğunun, devlet memur­luğunun, işsizliğin, ihanetin, deliliğin, yoksul sofrala­rındaki açlığın ve İştahın, panayır yerlerinin, meyhanelerin, karlı günlerin, ayrılıkların, alıcı kuş konumundaki erkeğine sürekli kahvaltı hazırlayan birbirinin aynı kadınların, son yudumu mutlaka içilen soğumuş çay­ların ve gözden kaçamadan yakalanmış binlerce ayrın­tının, akıcı, kusursuz bir Türkçenin içinde eritilmiş simyasından yaratılmış gibidir M.Buyrukçu'nun öyküle­rı.

Yazarı gibi sabırlı, dikkatli ve konuları temelinden kavrayabilen okuyucuya gereksinimi olacaktır Bin Hüzün'ün.

Buyrukçu'nun öykülerinde taşkın bir cinsellik, sosyalleşmenin adeta bir önkoşulu gibidir...

 

KİTAPTAN BiR BÖLÜM

"Düşündeki yaşam ne kadar güzeldi Adnan'ın; yiye­cek, içecek, giyecek, yatacak sorunu binmiyordu insa­nın sırtına. Yoğurtçuyla, sucuyla, pazarcıyla uğraşmak, dalgınlıklarından, dikkatsizliklerinden yararlanarak kö­tü mal satmalarını önlemek için bütün davranışlarını kollamak yoktu. Her şey hazırdı. Aynca karnı acık­mıyordu. Şulenaz'ın teni toz pembeydi ve ipek gibiy­di; okşarken eli kayıyor, parmaklarına yaldızlar bula­şıyordu. "Bu gece de düşümde görsem!" Kalktı, -Sucu-­diye seslenen ve çevresinden gelecek çağrıları o anda karşılayacakmış gibi devinen gözlüklü oğlanı, "Bakar mısın? Sekiz numaraya. Dolu olsun!" Kapıyı araladı, otomatiği yaktı.eski, ortasından bantlanmış bir ellili­ralığı katladı. "Iyi günler!" dileğiyle eşikten atlayan genç, suları sıçratarak küpe boşalttı, artanı Feride'nin uzattığı alüminyum tencereye koydu, arkasında bir ter ve kir kokusu bırakarak gitti. ·

"Ortalığı rezil etti pis cenabet!" dedi Feride, parlayan su birikintilerini sildi, ellerini sabunladı.

"Otur da çaylarımızı içelim, kahvaltı piç oldu!" dedi Adnan.

"Haklısın." dedi Feride. Çaylarını yudumladılar."

 

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.