Bir Gün Önce

Öykü

Muzaffer Buyrukçu / ÖYKÜ

 

Öteki memurlarla birlikte yemeğe gitmemişlerdi; odada çay içiyorlar,sürekli biribirlerine bakıyorlardı soru sorarcasına, yargılarcasına, geçmişte  olanları  anımsatırcasına.

Bir sigara yaktı Selçuk, "Yarın ne yapacaksın?" dedi,alacağı yanıttan korkuyormuş gibi bir karalık vardı sesinde.

Verdiği 'ayrılma' kararı yüzünden geceyi yarı uykusuz, tedirgin, karabasanlı düşlerle geçiren Banu, "Pendik' ten yengemler gelecek" dedi acı yüklü ama ilgisiz görünmeye çalıştığını belirten  bir  sesle.   "Neden  sordun?"

"Şeyyy diyordum,  işin falan yoksa  biraz  dolaşırdık"  dedi Selçuk.

Banu'nun içi yarıldı, bir sızlama, bir üşüme sardı bütün varlığını. 'Son bir kere benimle olmak istiyor.' Gözleri ıslandı,- kirpiklerini kırpıştırdı, yaşadıkları her anıparçalayıp dünyanın ilk karanlığını andıran bir karanlığa savuran azgın, düşman bir fırtınanın uğultusunu duydu. "Söz veremem, ama sen gene de onbirbuçukta bir telefon   et!"

"Olur, ederim, sağol!" dedi Selçuk sevinç ve hüzünden oluşmuş bir sesle. Henüz ceninlikten kurtulamamış. büyüyüp büyümeyeceği bilinmeyen bir umutçuk kıpırdadı yüreğinin köşelerinde.

''Bir sigara verir misin?" dedi Banu, bal rengi gözlerindeki bakışların etkisini çoğaltarak ağzını araladı. Selçuk, iki yıldan beri öptüğü dudak­ ların arasına kıstırdığı sigarayı yakarken tanıştıkları günü  anımsadı... Üçüncü katın karo döşeli serin, geniş holünde bir kadının giyiminde ki gülünçlüğü, yüzünü kaplayan çizgilerle ve anlamlarla eleştirirken önüne bakmadan yürüyen Banu, öyle bir çarpmıştı ki Selçuk'a... Dirseği göğsünü çökertmişti sanki, başı omzunu ağrıtmıştı. Utançtan kızarmıştı Banu, "Çok affedersiniz, özür dilerim!" demişti.

"Önemi yok ..."

"Ne olur affedin, bir yeriniz acıdı mı?"

"Hayır,  önemli değil. Yolda hergün  birkaç  kişiyle çarpışıyorum."

"Hep şunun yüzünden ..."demiş, o kadını göstermişti Banu.

"Annem böylelerine -panayır maskarası- der."

"Ay çok hoş, bayıldım!" demiş, katıla katıla gülmüştü Banu ve gülmesi azalırken gözlerini gözlerine dikmiş, uzun süre orda tutmuş,sonra da gördüklerinden korkmuş gibi merdivene doğru koşmuştu... Asansördeyken ceryan kesilince Banu biraz heyecanlanmış; Selçuk ise bu eşsiz fırsatı değerlendirmeyi düşünmenin coşkusuyla kucaklamıştı Banu 'yu ve ağzını ağzından hiç çekmeden öpmüşlü. Banu, böyle bir şeyi bekliyormuş gibi hiç direnmemiş, bırakmıştı kendini. Işık yandığında ayrılmışlar, yemekhaneye girinceye kadar sanki yanlış bir şey yapmışlar ve birbirilerini kırmışlar gibi dargın durmuşlar, hiç konuşmamışlardı. Derken bu acayip olay hızla gelişmiş, kabuk değiştirmişti. Banu, onaltı yaşındayken aşık olduğu edebiyat öğretmeni tarafından iğfal edilmiş, bir çocuk aldırmış ama adam, gene kendisi gibi kandırılmış ve felakete sürüklenmiş bir kızın kalbine sapladığı bıçakla ölmüştü ... Sinema, tiyatro, Boğaz gezmeleri, ilişkilerini iyice pekiştirmişti. Ve Selçuk, Malkara'da doğum yapan kızkardeşinin çağrısı üzerine otobüse bindirdiği karısını uğurladığı gece evine götürmüştü  Banu 'yu ilk kez.

Kar yağıyordu ve erinçli bir beyazlığın kaldırımlarını kalınlaştırdığı sokaklar, ıpıssızdı. Apartman merdiveninden - şanslarına otomat bozulmuştu- daire sakinlerinin kulaklarına gidip onları kuşkulandıracak ayak seslerini çıkartmamaya çalışarak tırmanmışlar, sekiz numaraya gizli ve karanlık işler çevirenlerin havasıyla girmişlerdi. Komşuları geldiğini öğrenir de bir şeyler öğrenmek amacıyla kapısını çalarlar diye lâmbayı yakmamış, Banu’yu hemen yatak odasına sokmuştu Selçuk. Bütün bakışmalar, dokunmalar ve öpüşmelerle biriktirdikleri birbirine kavuşma, sahip olma istekleriyle, yatma özlemlerinin baskısını dayanılmaz kılan davranışlarla, saldırmışlardı gövdelerinin her yanına. Tutkuyla, heyecanla, açlıkla organlarını kavramış ve o, ilgilerini yoğunlaştırdıkları noktalardan, bildiklerini aşan tadlar fışkırtmışlardı. Savaşı andıran kırıcı, dökücü, hırpalayıcı ama güzellikleri ter ve soluklarında taşıdığı bir sevişmeydi bu. Saniyelere yüzlerce saniye ekliyorlardı devinimleriyle. Ağırlıklarını ve yaşamın sayısız anlamlarını duyururken bütünleşmenin sonsuz büyüsünü hissetmişlerdi.

Selçuk'un benliğine kendisini yerleştirmeyi kafasına koyan  Banu,coşkulu sıçramalar, inlemeler ve erimelerle ve zevklerin derinliklerinden koparttığı çığlıklarla görkemli tablolar çizmişti.

Yorulan bedenlerini, yorulan isteklerini, yorulan duygularını tüy gibi hafif bir sevişme uykusunun saydamlığında dinlendirmişlerdi.

Sonra yeniden kucaklaşmışlardı aynı hazlara erişmek için ve yumuşak sözcüklein eşliğinde gözlerini, bakışlarını, vücutlarının girinti çıkıntılarını birleştirmişlerdi. Kıyamet günü depremlerle altüst olacağı ve boşlukta serseri bir mayın gibi dolaşacağı ileri sürülen dünyanın kahredici yıkıntılarının altında kalıp can vermeden önceki anları değerlendirmeleri buyurulmuşçasına savruluyorlardı ordan oraya.

Saat üçü onbeş geçe acıktıklarını anlamışlar, perdelerin dışarıya sızdırmadığı mum ışığında ve sevinçli mırıltılarla salata, üçer kalem pirzola yemişler, birer duble de rakı içmişlerdi. Gecenin gölgelerle ve karanlıklarla doldurulan aralıklarında mutluluklarını, birlikteliklerinin eşşiz yüceliğini, doğurgan anlamlarla beslemişlerdi. Kabaran, şişen dudaklarının çatlaklarından sızan tuzlu acıları emmişlerdi ve biraz daha büyümüş, biraz daha olgunlaşmışlardı.  Sabah  ezanı  uyuyanların kulaklarına akarken çıkmışlardı apartmandan ve buram buram yağan kara dalmışlar, gülerek, konuşarak,  zıplayarak  yürümüşlerdi.

Bu durumlar tekrarlana tekrarlana iki yıl bitmişti. Ama birden orta­ lığı bulandıran evlilik sorunu , ilişkilerini zedelemeye başlamıştı. Çarşamba günü Banu'nun evindeydiler. Banu'nun annesi Adapazarı'n­ daydı- Başbaşa kalmanın rahatlığıyla oyunların kayıklarına binerek ha yali denizlerde yüzmüşler, zamandan kazanmak, bir anı bile boşa harcamamak amacıyla çok az uyumuşlar, çok az yemek yemişlerdi. Ama hüzünlüydüler, yarın öleceklerini bilenler gibi kaygılı ve umarsızdılar -ayrılık- konusundan  söz ederken.

''..Demek bu son gecemiz? Evet, evet,  evet istemiyorum  ama... onun­ la mutlaka evlenmen gerekiyor mu Banu? O olmayabilir, yalnız anne­ min, kardeşlerimin işkencelerinden kurtulmam için birisiyle evlenmem şart, ne olur anla beni! Peki sevmediğin birisiyle ... Ne yapayım , katla­ nacağım. Ama saçmalık bu, delilik! Beni seviyorsun ve başkasıyla evleneceksin? .. Karından boşansaydın. Boşanmıyor aşağılık kadın, oysa dövdüm, kovdum, hatta yaraladım. Yaraladığını ilk defa söylüyorsun , şaşırdım. Evet, yaraladım, makasla, ama gene de yola getiremedim. Bir daha böyle şeyler olmasın,  sen  benim her şeyimsin, hapislerde çürümeni istemiyorum. İstemiyorsun da nasıl ayrılıyorsun. "Çaresizliğin duvarlarını yıkamamanın umutsuzluğuyla kucaklaşmışlar, dakikalarca iç çekerek, birbirine sokularak, ıslak yanaklarını sürterek ağlamışlardı. Pencerelere abanan kar fırtınası camları çiziyor, sokaklardan boğuk.telaşlı, ürkütücü sesler geliyordu ama-onlar-ayrılığı somutlaştıracak durumun eşiğinde olduklarından ötürü vücutlarından, zihinlerinden, duygularından yükselen ağıtımsı  sesleri dinliyorlardı.

Sorunlarına bir çözüm bulmuş gibi "Biraz daha beklesen olmaz mı?" demişti Selçuk. "Ne zamana kadar? Bilmiyorum Banu. Üç ay, beş ay, bir yıl... adını koy ki bekleyeyim! Diyelim bir yıl. Yooo, kesin konuş! Ko­ nuşamam. Öyleyse ayrılacağız. Evet, öyle görünüyor; dostça, gürültüsüz, darılmadan, karşılaştığımızda yüzümüze bakma hakkını kaybetmeden. Bundan sonra sen benim arkadaşımsın Selçuk . Hayır, hayır! Beni unutma, seni seviyorum. Yalan! Sevseydin o yaşlı,  hastalıklı  herifle evlenmeyi düşünmezdin! Ne olur, anla beni Selçuk!  Ben  anlıyorum  da  sen..."

Ve yüzlerinde kopartılıp atılmış çiçeklerin hüznüyle gün doğumunu beklemişlerdi.

Dumanı üflerken Banu'ya baktı Selçuk. Onu bir istasyonda, bir rıhtım­ da, bir otobüs garajında gördü. Yaşlı gözlerle -gidene-el sallıyordu.

Odaya yemekhaneden dönen memurlar, geğirtilerle, ağızlarını şapır­ datarak döndüler, kürdanla dişlerini karıştırdılar, aralarındaki ilişkiyi bildikleri halde işaretleştiler, anlamlı anlamlı gülümsediler.

Cumartesi sabahı sütçünün kapıyı çalmasıyla kalktı Selçuk. Dokuza çeyrek vardı. Kaynattığı sütten bir bardak içti. Çenesiyle yanaklarını saran sert ve siyah kılları hışırdattı. Banu'nun karşısına sakallı, solgun, bitkin, canına kıymayı tasarlayan karamsar bir resim halinde çıkarsa bundan etkilenen Banu , kendisine acır, ayrılma kararını ertelerdi belki. Kötü bir buluş sayılmazdı ama bu davranışı umduğunun tam tersi bir sonuç da yaratabilirdi. Bitmiş, tükenmiş, yenilginin pençeleriyle sürüklenmiş ve acıların amansız cehenneminde kav­ rulmuş biri izlenimi yaratırsa bunca zamandır adam yerine koyup her şeyini sunan, onu sevdiği için gurur duyan Banu, nefret etmez miydi? "Ben bunun için mi kendimi harab ediyorum?" sözlerini tiksintiyle söylemez miydi? Tıraş oldu, kolonya süründü, saçlarını taradı, beyaz gömleğe kırmızı kravat taktı, füme takımını, siyah paltosunu giydi, kapıyı kilitleyip çıktı. Yüzüne çarpan kar soğuğundan hiç hoşlanmadı. Dolmuşa bindi, dibe çekildi, başını dayadı. Güçlü bir yaşama isteği böyle mi zayıflardı? Beyninin kıvrımlarını, damarlarını, iliklerini hızla dolaşan bir damla, gözlerine, boğazına, göğsüne indi, oraları sulan­ dırdı. 'Ayrılacağımıza bir türlü inanamıyorum.' İsyana benzeyen bir duygu öfkeyle birlikte patladı ruhunda. 'Olamaz, olamaz! Bir tuzak bu, beni deniyor.' Galatasaray'da indi. Karşıya geçti, postanenin saati onbir buçuk , bileğindeki saat onbir kırktı. Mektup pulu satan esmer kızdan üç jeton aldı, bir sigara yaktı, yutkundu, jetonu kumbaraya attı, numaraları çevirdi. "Alooo. Haa, sen misin Selçuk? Benim, nasılsın? Eh işte, biraz başım ağrıyor, nerden telefon ediyorsun? Galatasaray'dan. Yaa, iyi, yakınımdasın. Her zamanki gibi. Selçuk! Söyle! Selçuk, ben, bütün gece hep seni düşündüm. Ben de. Uyuma­ dım hiç. Ben de, biz bu işi becertmeyeceğiz Banu . Ama mecburuz. Neyse, bunları sonra konuşuruz, seninkiler geldi mi? Gelmediler, gelmeseler sevineceğim. Peki kaça kadar bekleyeceksin? Beşe kadar, beni beşte arar mısın? Ararım, çok özledim. Ben de...'' Selçuk terlemişti, alnını, şakaklarını mendille sildi. Bu sözlerden anladığına göre henüz her şey bitmemiş, ilişkileri kopmamıştı.

Kar ansızın ve arkasından kovalıyorlarmış gibi bir hızla yağmaya baş­ ladı.

Pul satan kızın gözleri iri ve maviydi, Fatma Girik'i andırıyordu, par­ mağında nişan yüzüğü vardı. 'Onu elimde tutmak amacıyla her yolu de­ neyeceğim.' Fiskelediği izmarit ateşler saçarak bir kar ipliğine çarptı, düştü. 'Beşbuçuk saati nasıl dolduracağım?' Paltosunun yakalarını kaldırdı, Taksim'e doğru yürümeye başladı. Yere düşer düşmez eriyen karın cıvıklaştırdığı çamur tabakasına ayakkabılarını bulaştırmamak için zorlanıyordu. Kıyıları, saçakaltlarını seçiyor, burunlarına basıyor, yaylanıyor, ordan oraya sıçrıyordu. Bir yandan da köylüleri kolluyordu. Cadde kalabalığının çoğu İstanbullu değildi; yaşlılardan, gençlerden, çocuklardan, askerlerden, yatılı okul öğrencilerinden, kadınlardan, kızlardan, orospulardan, ibnelerden, pezevenklerden, Anadolulu göçmenlerden oluşmuştu. Sürüler halinde kendilerine uygun gördükleri açık kapılardan giriyorlardı.  Ve  uğulduyordu ortalık.

Vanilya ve pudra karışımı esans kokularının çekiciliğine kapılıp muhal­ lebicinin eşiğinden atladı, yeni temizlenmiş bir masaya oturdu. Tombul Rum kasiyerle gözgöze geldi, kasiyer çapkınca gülümsedi, bir müşterinin beşyüz lirasını bozdu. Yaşlı, konsolos eskisi bir adam, genç, güzel, fıkırdak, sürekli çevresine bakan bir kadınla Fransızca konuşuyordu. Kadın, arada sırada akı çok siyah gözlerini muzipçe deviriyor, adamın nüktelerine gülerken iri memeleri hopluyordu. Banu da böyle gülerdi ve göbeği oynardı; elini, kadife tenini donatan küçük sarı tüyleri kışkırtıp dikleştirerek aşağıya kaydırsaydı ... "Buyrun!" Korktu bu kalın ve sert sesten. "Şeyyy, kaymaklı bir ekmek kadayıfı lütfen, bir şişe de su! ''Bir sigara yaktı. Saçları, yanakları, dudakları boyalı ve kremli, kokulu, deri ceketli, boyunları zincirli, parmakları yü­ züklü üç ibne, kadınlar gibi kırıta kırıta yürüyerek masaların arasından geçerken  tanıdıklarına,  gözlerine kestirdiklerine takıldılar, gülümsediler, sahte kahkahalar savurdular, orta masalardan birinin sandalyelerini çektiler. ‘Gerçekten de yengesi mi gelecek yoksa o adam mı?’ Banu’yu bir hayduta kaptırmış gibi kıskançlığı bile gölgede bırakan rezil bir duygu yüreğini kanattı. ‘Altı ay bana izin ver. Altı ayda da kurtulamazsam karımdan, ayrılırsın, ayrılmakta serbestsin. ’ Yirmiyedi yirmisekiz yaşlarında, uzun boylu, şakırtılı rugan çizmeleri işlemeli ve Greta Garbo şapkalı bir kadın, yakası ve kol ağızları kahverengi kürklü yeşil mantosunun düğmelerini çöze çöze yaklaştı sırtını buzdolabına vermiş kırklık, purolu adama... Kulaklarına çarpıp uzaklaşan bir keman sesiyle sarsıldı Selçuk. Bu kar çizgilerini kesen ve yaralı ruhların sızlamalarını evrenin en ücra köşelerine dağıtan ses, yüreğini sıkıp sıkıp bıraktı, büzdü buruşturdu, donar gibi olan hüznünü sulandırdı. Banu, duygularının, düşüncelerinin, belleğindeki on- binlerce resmin aralığında belirdi. Bu belirmeler, bu birdenbire içini allak bullak etmeler hiç eksilmemeliydi. ‘Bırakmam onu!’ Ekmek kadayıfı da, kaymak da tazeydi ve lezzetliydi. Ağzı, dudakları ballanmıştı, yarım şişe su, midesinde başlayan baygınlığı giderdi. Dört üniversiteli ya da kolejli genç kız, bıyıkları yeni yeni terleyen ince sesli bir delikanlıyla alay ediyorlardı. Delikanlının solundaki kumral saçları dalgalı yeşil gözlü, gül kurusu rengindeki dudakları boyasız kız, arka arkaya beş kez baktı Selçuk’a... Suçüstü yakalananlar örneği şaşırdı, sersemledi Selçuk. Kızın buğulu ama delici, içe işleyici bakışları vardı. Bakışlarının karşılığını bekliyormuş gibi duruyordu. ‘Kısmete bak sen.’ Pekâlâ bu kıza yaklaşabilirdi ve Banu ayrılmakta direnirse serüvenini onunla zenginleştirebilirdi. Güzel, alımlı ve tuttuğunu kopartan bir kızdı. ‘Ben kalkarken o da kalkarsa bu iş oldu demektir.’ Heyecanlandı ve bu yeni ilişkinin başlangıç hesaplarını yaparken Banu’yu unuttu. Kız, gözlerini Selçuk’a dikti, baktı, baktı, baktı... Tepeden tırnağa etkilenen ve ekmek kadayıfıyla suyun ücretini ödemeye hazırlanan Selçuk, başıyla kapıyı işaret edince kahkahalarla güldü.

Selçuk, fena halde içerledi, döndü kıza dişlerini gıcırdattı, yürüdü. ‘Orospu.’

Çiçek pasajının kapıları hiç kapanmayan meyhaneleri tıklım tıklım dı. Geleni geçeni izleyebileceği rahat bir köşe buldu, bir bardak bira, bir duble votka, kâğıtta kokoreç, patates kızartması, tuzlu fıstık söyledi. Söyledikleri on dakikada geldi. Kırmızı toz biber, kekik, tuz serpti kokoreçe. Votkayı dökünce biranın köpüğü kesildi, tadı değişti. Kokoreç iyi pişmişti, lezzetliydi, iştahla, başını önüne eğerek yemeğe koyuldu. Dilini acıtan, midesine akarken göğsünü yakan, derken o yangını beynine, kulak vınıltılarına, kalbine yollayan votkalı birayı üç yudumda dibe indirdi. Gözlerinden kıvılcımlar saçıldı, küçük mavi, mor yıldızlar burnunun yanlarında martı görüntüleriyle uçuştular. Bir sigara yaktı. ‘Banu’yla randevum olmasaydı canına okurdum ben senin  ama Banu’ya dua et! ’ Kızı dışarıya çağıracak, tek sözcük söylemeden öpecek, sonra da “Hadi güle güle” diyecekti. Bir midye tava, bir bardak bira, bir votka istedi. Karşıdaki meyhanenin pencerelerinin camları buğulanmıştı ama içindekiler seçiliyordu. Üç orta yaşlı adam, sulu rakılarını içerken yukarlardan avluya düşen karı, buruk bir gülümseme ve anılarını uyandıran bir dalgınlıkla seyrediyorlardı. Şuradakiler, konuşmalarını el kol hareketleriyle güçlendiriyor, Hacivat-Karagöz figürleri çiziyorlardı. İki kişi tartıştı, yüzlerini biribirlerine yaklaştırdılar, çok yakından baktılar gözlerine. Biri ellerini göğüslerine bastırarak geriye itti, uzaklaştırdı; uzaklaşanlar masanın birer ucunda dargın durdular, birer sigara yaktılar. ‘Biz de darılacak mıyız böyle? Aynı odada ve dargın!’ Yudumladı birayı. Sağ elini sağ şakağına dayayan bir adam, kara kara düşünüyordu ve sık sık sol avucunda tuttuğu bir kadın resmine bakıyordu. Adamın bu hali dokundu ona... ‘Ba-nu’dan ayrılınca ben de mi?’ Düşlediğini yaşamış gibi sinirlerinin gerildiğini, yorulduğunu, soluklarının çoğaldığını hissetti. ‘Yoksa o adamı mı bekliyor?’ Beyniyle yüreğinin arasında yuvalanan ne kadar düşman öğe varsa koşuşturmaya, bağlarını kemirmeye, adamın fotoğraflarını direklere çakmaya başladı. Ve kendisi, çalkantılı denize bırakılmış boş bir sandal örneği dalgaların çukurlarına gömülüyor, tam boğulacakken fırlıyor, bir dalganın sırtına biniyor ama ilerisinde yüzen adamı yakalayamıyordu. Adamla nikâh salonundaydı Banu ve memurun evlilik anlaşmasıyla ilgili sözlerini dikkatle dinliyorlardı. Hınçla buruşturdu bu resmi, bir sigara çekti paketten, yakacakken başka bir sigaranın parmakları arasında tüttüğünü farketti. ‘Manyaklaştırdı bu kadın beni!’ Başını yanlara salladı. Müzeyyen Senar, (Bir gün seni görmesem harab olurum) şarkısını söylüyordu. Zihnini, benliğini su bastı, birtakım anıları, olayları, birlikteliklerini besleyen kaynakları sürükledi ve kalbinin ağrıdığını duydu. ‘Bana bunu yapmayacaktın Banu.’

Ömer’in “Merhaba”sını çok özledi. Kanlısını bile hoş gören uysal ba-kışlarıyla gözlerine bakmalı, “Senin durumunu hiç beğenmiyorum” demeliydi ve tanıklıklarını, işittiklerini, beğendiği, beğenmediği sürüyle hikâyeyi anlatmalı, ruhunu sıkıştıran sıkıntı yumrusunu parçalamalıydı. Ama gerektiğinde ortalıkta görünmezdi. Belki de şu anda poker oynuyor ya da Boğaz’da balık tutuyordu. Uyku gibi bir şey gözkapaklarmı ağırlaştırdı ama uyku değildi bu, bir uyuşma, bir gevşemeydi. Yanındakilerin küçülmüş, kanlanmış gözlerini, kızarmış yüzlerini gördü. ‘Şimdi süslenip püslenmiştir. Kahverengi yünlülerini giymiştir. Bacak bacak üstüne atmıştır, bir de sigara tellendirmiştir. Oh! ‘İş yerinde de bacak bacak üstüne atmaya yeltendi mi hemen kaş çatıyordu; arkadaşları bakacak da açık saçık şeyler düşünecekler diye deli oluyordu... ‘Beni kıskandırmak için yapıyor. Peki ama evlendikten sonra da...’ Arka arkaya üç yudum içti, ağzının yanlarını —kokoreç ve midye tavası kokuyordu— elinin tersiyle sildi. ‘Hiç, dinlemem vururum!’ Memurlar, her gün servisin neresindeyseler, belleğindeki servisin de orasındaydılar ve çalışıyorlar, konuşuyorlardı. Fıstık tazeydi ve kıtır kıtırdı. ‘Evlenmeyi tasarladığı adamın anasını beklemesin bu? îster misin kadın gelmesin de bu iş suya düşsün!’ Güldü. Banu, küçük bir yanardağ gibi öç yeminleri püskürtecek, yenilginin varlığında yarattığı bunalımla kendisine koşacak, “Beni bırakma!” diye yakaracaktı. Ve şimdiki koşulları değiştirmeden birlikteliklerini sürdüreceklerdi. ‘Rüya görüyorum galiba! ’ Bir gürültü, kahkahalarla ilginçleşti ve herkesin ilgilendiği kadına gözlerini dikti. Başörtülü, şalvarlı, yanık yüzlü ve kırk yaşlarındaydı, uzun bir havucu önüne bastırıyor, yanından geçenleri, karşıdan gelenleri durdurup havucu göstererek bir şeyler söylüyordu yavaşça... Sanki kadın , o sözlerle ve havuçla veba bulaştıracakmış gibi kaçıyordu erkekler. Bu kez havucu şalvarının içine soktu ve şalvarının orasını kabarta kabarta yürüdü. Alkışladı sarhoşlar, “Yaşa, varol erkek Ayşe!” diye bağırdılar.

Dörtte, arkasında boş bardaklar,meze tabakları, on iki izmarit, selam­ layan iki gülümseyen dost yüz bırakarak Balıkpazarı'na giden yola sap­ tı. Başı hoştu, adım atarken sendelemiyordu. İçki içmeden önce içinde bu olaydan ötürü ayaklanan, Banu'yu suçlayan, Banu'yu cezalandırma planları hazırlayan her şey, iten, dürten, uyaran güçlerini yitirmişti. Zihni, benliği boşalmış gibiydi. Sokağın iki yanında sıralanan bol ışıklı dükkanlar pırıl pırıldı. Düşlerdeki sevinçlerle, düşlerdeki gerçek dışı renklerle donatılmışlardı sanki. Mavi, kırmızı boyalı tablalara dizilmiş palamutlar, lüferler, mercanlar dipdiriydi; uskumru, mezgit, barbunya daha azdı ve pahalıydı.  Rokalar,  tereler,  turplar,kıvırcıklar, saz kuyruklu yeşil soğanlar iç açıcıydı...Banu, evine gelseydi, ona ızgarada lüfer pişirseydi, zeytinyağlı, limonlu bir salata yapsaydı, rakılarını küçük yudumlarla içselerdi... 'Bunlar geçmişte kaldı, ama gene de belli olmaz.'   

Laterna'dan  yayılan  Rum oyun havası coşturucuydu. Muhallebicideki kızla o havuçlu deli kadını anımsadı; birisine acıdı, birisine  kızdı.Ağacamii'nin helasında yüzünü yıkadı. Naneli bir çiklet attı ağzına.

Taksim'den telefon etti.  "Geldiler mi? Hayır. Peki napıyoruz? Bilmiyorum, başım da ağrıyor. Buluşacak mıyız? Sen nerdesin şimdi? Taksim'de. İyi, beşbuçukta, her zamanki yerde. Seni seviyorum, bir şey istiyor musun Banu? İstiyorum. Neyi? Ölümü. Bak şimdi, her an değişiyorsun o şarkıda ki gibi. Bizim için de bir şarkı yazsınlar... Yazacaklar. Bekliyorum, geç kalma! Tamam! "Uçuyordu mutluluktan... Önemli olan buluşmayı kabul etmesiydi. Bir sigara yaktı. Alandaki yaşama coşkusuyla fokurdayan kalabalık, gökyüzünden dökülen beyaz çizgilerin arkasında masallardan sarkıtılmış resimlerdi ve bu yağışı bir şölen güzelliğine dönüştürüyordu savurdukları kahkahalarla, devinimlerle... Konfeti serpilmiş bir başla bindi Esentepe otobüsüne. Bir anda bütün yapıların ve araçların ışıkları yandı, gece başladı.

Büfeden bir Nestle çikolatası aldı. Beşi on geçiyordu, yirmi dakikası vardı; kauçuk ayakkabılarının cızırtılarını dinleye dinleye Gazeteciler Mahallesi'ne yöneldi. İki katlı bahçeli bazı evler pek sevimliydi. Perdeleri açık, kocaman avizeli bir salonda on beş kişi yuvarlak bir masanın çevresindeydi, bardaklarını tokuşturup içki içiyorlardı. Kadınlar gülüyor, yanındakilerin kulaklarına ağızlarını yaklaştırıyor, bir şeyler söylüyorlardı. 'Afiyet olsun!' Gülümsedi. Sarı saçlı, zayıf , pardösülü, geniş şapkalı bir Amerikalı kadın, iri ve tasmalı bir kurt köpeğinin sürüklediği kayıkkafalı delikanlıyı İngilizce azarlıyordu.

Gaga burunlu Laz bakkaldan çıkarken adamın elindeki bir gofreti ka­ pan etine dolgun, memeleri sütyensiz kız, gofreti çabucak soyup ısırdı, içine çekercesine baktı Selçuk'a ve kalçalarını kıvıra kıvıra yürümeye başladı, üç dört adımda bir durup konuşurcasına, çağırırcasına süzdü, 'Hayırdır inşallah! Bugün şansımıza hep delilerle karşılaşıyoruz. Ama güzel kız! 'Pancurlan kapalı bir evin alt katına girerken bir öpücük yolladı dudaklarını  büzerek.' Ya  kafadan  sakat ya da bir orospu bu! 'Kızın bu şaşırtıcı davranışı düşüncelerinde bir karışıklık yarattı; bunu sıradan bir olay diye mi nitelendirmeli yoksa rastlantıların olağanüstü cömertliği diye mi yorumlamalıydı? Öpücük yollayan kız yaşlı, titrek bir kadına bir şey söyledi, Gayrettepe yönüne yürüdü ve yüz metre sonra sağdaki bir apartmanın kapısını araladı, diplerinden kavradığı memelerini gösterdi, derken yana döndü, kıçını domalttı, sol kalçasını tokatladı, savurduğu isterik bir kahkahayla karanlıkta kayboldu. Selçuk, büyülenmiş gibiydi. 'Hep böyle biçimsiz zamanlarda karşıma çıkarlar. Boşken, bir yere gitmezken çıksalar ya. Bu hem kaçık hem orospu, belli. Ama taze, kütür kütür.' İstekleri kışkırtılmış, vücudu iyice gerginleşmiş, dolmuştu. Banu'yu bir yana itip yitirilmiş bir iradeyle kızın üzerine atılacaktı nerdeyse. 'Hangi katta oturuyor bu kontak?' Başını kaldırdı, yukarlara baktı ve üçüncü katın penceresinden sarkan kızla gözgöze geldi. Sevindi, heyecanlandı. İşaret etti aşağıya inmesi için. Kız gülümsedi, "Dur!"  dedi,  bir  dakika  geçmeden bir kağıt attı. (Seni çok beğendim, yarın akşam saat altıda buraya gel! Nesrin.) Heyecandan boğuluyordu Selçuk. 'Evet' anlamında başını salladı ve tuhaf duygularla ve zihnine ekilen yeni düşüncelerle yürüdü. Yıllardır fotoğrafları gazetelerde basılan, rad­ yolarda, televizyonda konuşan, yurt içinde ve dışında konferanslar veren ünlü bir profesör, kızıl saçlı, çok güzel, kendisinden otuz yaş genç karısıyla geliyordu. Sırtında vizon bir kürk, ayaklarında kahverengi deriden yumuşak çizmeler vardı; camları kocaman yeşilimsi bir gözlük takmıştı.Profesörün sol omuzu çökmüştü; köşelerde görülen hantal kalçalarıyla o bebek gibi kadının yanında çirkin bir görüntüydü. Az önce kavga etmişler gibi öfkeliydi profesör; sarkmış alt dudağında yarısına kadar içilmiş bir sigara tütüyordu. Profesörün karısı gözlüğünün arkasından öyle çarpıcı bir biçimde baktı ki, Selçuk, tit­ redi. 'Yazık değil mi bu kadına!' Onlar bir sokağa saparken Selçuk, belleğindeki ağlayan adamın yanına bu resmi de koydu.

Durağın korunağına sığındı, bir sigara yaktı. Tanıklıkların, rastlantıla­ rın yığdığı olay ve .görüntülerle ağırlaşmıştı belleği. Muhallebicideki yeşil gözlü kız, resme bakarak ağlayan adam, havuçlu deli kadın, profesörün doyurulmamış mutsuz eşi; aklını mantığını çökerten gülünç, kışkırtıcı davranışlarıyla bu günün en renkli, en unutulmaz kişisi Nesrin, güneş helezonlarına benzeyen bir helezonun içindeki toz zerreleri gibi birbirine karışarak, varlıklarındaki eksiklikleri birbir­ lerinden çaldıkları özelliklerle gidererek, dönüp duruyorlardı. Banu, boyuna yer değiştiriyor, hepsinden önemli, hepsinden üstün olduğunu kanıtlamaya çalışıyordu. Bunların gerçekliğinden kimi vakit kuşkuya düşüyordu Selçuk; geçmişteki düşlerden yaşamına atlamış sahneleri ya da -ayrılık acısını- nın yarattığı hastalıklı hayalleri anımsatıyordu çünkü. Yarın Nesrin'le buluşacak mıydı? Ama ancak bilincini yitirenlerin sergileyebilecekleri cinsten durumları sergileyen bu kıza güvenilir miydi? Ya "Yetişin, bana saldırıyor!" diye bağırırsa? Ya, eve sokup daha önce ailesiyle anlaşarak kurduğu bir evlilik tuzağına iterse? İrkildi. 'Yoo, olmaz, ben yokum bu işte!. Burda soğuk, Taksim'dekinden daha keskindi, yakıcıydı; çiziciydi. Bir haftadır yüreğini kalbura çeviren tedirginliklerin üreticisi Banu'ya kızdı. Milyonlarca insanın yanına doğumlarından ölümlerine kadar bir anbile uğramayan (aşk), evlilik sözleşmesini imzalayacak kupkuru bir koca için harcanamazdı. Harcanırsa o aşk aşk değildi, bir amaç uğruna kullanılan bir sahtekarlıktı. 'Nerden inceyse ordan kopsun! O istemezse ben de istemem!' İlkin kötü bir şaka diye yorumladığı ayrılma sorunu gitgide büyüyor, karakterini, onurunu yaralıyordu. 'Ne demek senden ayrılacam? Ayrılırsan ayrıl, kadın mı yok dünyada?' Gene mırın kırın ederse hiç üstelemeyecek, "Peki." diyecekti. Belki  yaşamındaki birtakım dengeler, uyumlar bozulacak, yaralanmanın ve yenilgiye uğramanın uzantısı bunalımlarla en alt düzeydeki kimi olayların rukurlarına fırlatılacaktı ama... Banu göründü ansızın eğri beyaz ipliklerin arasında. Heyecanla sevinç yarışırcasına doldurdular yüreğini ve zihnini tırmalayan düşünceleri bir anda dondu, kollarını yanlara  açarak kendisine  koşan Banu'yu göğsüne bastırdı, ağzından, burnundan, boynundan, yanaklarından, saçlarından çabuk çabuk ve-istekle öptü, "Ağlama!" dedi, "Her şey düzelecek."

"Düzelecek mi dersin?" dedi Banu, yakarır gibi.

"Sabredersen düzelir" dedi Selçuk,  "Nereye götüreyim  seni?"

"Eve" dedı Banu, "Sabaha kadar hiç uyumayalım."

"Uyumayız" dedi Selçuk, "Hep konuşuruz.''

"Konuşalım. İçki de içelim" dedi Banu, mantosunun cebinden bir pa­ ket çıkardı. "Seversin diye sana pastırma   aldım."

"Sağoll" dedi Selçuk, çikolatayı uzattı. "Ben de bunu."

"Ah, ne incelik, ne..."dedi Banu, yanağından öptü Selçuk'u.

.Önlerinde duran taksinin arkasına geçip oturdular;·Selçuk, sürücüye adresi söyledi, sol kolunu Banu'nun omuzuna attı, sağ eliyle üşümüş ellerini kavradı, gözlerini gözlerine dikti, baktı, baktı, baktı, baktı...      

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.