Bir Şeyler Kırılınca/ Muzaffer Buyrukçu

Öykü

DUYGULARININ düzenini bozan, zihninde çelişkili düşünceler üreten yoğun, ağdalı bir sıkıntıyla boğuşuyordu. Bu boğuşma sırasında içindeki bazı koruyucu varlıkların ezildiklerini, yaralandıklannı, bazı güzelliklerin çirkinliğe dönüştüğünü anlıyordu.
Doğar doğmaz canavarlaşan bir olay meydana gelmiş ya da gelecekmiş gibi önsezilerini köşelere sıkıştırarak bağırtan korkunç bir sıkıntıydı.

Muzaffer Buyrukçu

 

DUYGULARININ düzenini bozan, zihninde çelişkili düşünceler  üreten  yoğun, ağdalı bir   sıkıntıyla boğuşuyordu. Bu boğuşma sırasında içindeki bazı koruyucu varlıkların ezildiklerini, yaralandıklannı, bazı güzelliklerin  çirkinliğe dönüştüğünü anlıyordu.

Doğar doğmaz canavarlaşan bir olay meydana gelmiş ya da gelecekmiş gibi önsezilerini köşelere sıkıştırarak bağırtan korkunç bir sıkıntıydı. Belki bu yüzden, belki de başka bir nedenden ötürü anılarının pek çoğu, ansızın bastıran karabasanlı sisler arasında dolaşmaktan ve havasızlıktan soluksuz kalmışcasına belleğini hızla boşaltıyor, hayallerin ve görüntülerin kaygan yokuşlarından gökyüzü büyüklüğünde boşluklara yuvarlanıyordu. Kimileri, iri dalgaların ceviz kabuğu gibi salladığı saydam kayıklara binip açılıyor ama az sonra alabora olarak yosunlu balıklarla deniz kızlannın söyleştiği diplere çöküyordu bir anda; milyarlarca kum tanesine karışarak kaçak ve sürgün bir kum tanesine dönüşüyordu. Kimileri, poyraz rüzgarlarının kırmızı bakışlarını köpürttüğü yabancı gözlerin soğuk mağaralarına saklanıyor,  karşı  sözcüklerin salgıladığı rutubette çürüyordu yavaş yavaş. Kimileri, ay yuvarlaklığındaki alanlarda çıldıran gürültüleri birbirine bağlayarak ve bir yana savurarak yürüyor, hüzünlü  şarkıların  sırtlarında  uyukluyordu.

Belleğinin bir bölümü küçük küçük mezarlarla, çalıyı andıran canlıların düşman gölgeleriyle  kaplıydı.

Birden sol gözü seyirmeye başladı. İrkildi Özdemir. Yoksa sıkıntı, kendisini üzerine oturtarak eylemlerini rahatça sürdüreceği bir temel mi kazıyordu benliğinde? Oturur oturmaz harekete mi geçecekti? Hepsi de birer üzüntü kaynağı olan sorunları mı sıralayacaktı arka arkaya? Bekleyecekti. Bir sigara yaktı, Ankara'ya yollayacağı evrakların işlemlerini tamamladı, müdüre imzalattı, zimmet defterine kaydedip Muhaberata götürmesi  için odacıya verdi.

Dergi

Sıkınt boğazını sıkıyor, soluğunu daraltıyordu. "Ahu'nun hastalığı perişan etti beni. Dün gece de doğru dürüst. uyuyamadım.Bu sıkıntı bunla ilgilidir." Pencereye yaklaştı, dışarısını seyre koyuldu. Karaköy Köprüsü'nü, Eminönü'nü, Sarayburnu'nu, Kızkulesi'nin arkasındaki kıyıları bol yeşillikli Kadıköy'ünü bütün konumlarıyla görebiliyordu. "Annemin tansiyonu yükselmesin! " Adalar'a doğru dümen kıran beyaz bir yolcu vapuru, kasabalarda satılan yemenileri andıran uzun burunlu iki şilep, petrol dolu bir tanker, Sütlüce'ye kesimlik hayvan gö türen katranla boyanmış bir mavna, lüfer avına çıkmış balıkçı kümeleri, oyalayıcı tatlı resimlerdi ama o oyalanamıyor, sıkıntının çemberini parçalayamıyordu. Gözlerini hiç tenhalaşmayan köprüye dikti, bakışlarını yerlerde sürüyerek Yenicami'ye ulaştı, dört köşe gövdesinde tırmandı, kubbeden kutbeye sıçradı, yuvarlaklıkları, şişmanlıkları duydu her yanında. Yenicami'nin sivriltilmiş kurşun kaleme benzeyen ve evrenin sonsuzluğuna gece gündüz Arapça duaları yanık erkek sesleriyle yazıyrmuş izlenimini uyandıran kesme taşlı minarelerin alemleri, altın gibi parlıyordu.  Gülhane Parkı' nın üstünde gururla yükselen Topkapı Sarayı'nın yığma evler topluluğu, bin yıldır çözemediği bir bilmeceyle, bin yıldan beri saklamaktan bıkmadığı gizlerle uğraşmaktan  yorulmuş ve ihtiyarlamış gibiydi.  "Ablam  kocasıyla  çocuklarını  öldürdüyse!"

Padişah babaların acımasızca öldürttüğü çocukları· için kalın duvarlı odalarda anaların korkuyla döktükleri gözyaşı, yaktıkları yürek paralayıcı ağıtlar; koridorların kuytularında donup kalmış casus fısİltıları; sultanın yatağını onurlandıracağı haberini alır almaz sevinçten çıldıran kadınlar; seksenlik paşalarla evlendirilen ön beş yaşındaki bir içimsu kızlar. .. Hikayeleri ve görüntüleriyle  saİdırdılar Özdemir'in beynine  ya da beynindeki taş uykularını parçalayarak uyandılar, devinmeye başladılar. "Bir baba çocuğunu nasıl öldürür?  Nasıl  kıyar canına?"

Sigaranın dumanını üfledi. Ahu, nasıldı, iyileşmiş miydi biraz? "Badem şekerini seviyor, unutmayayım." Not defterine (Ahu'ya badem şekeri alınacak) diye yazdı. (Taze olta lüferi bulursam üç tane alacağım.)'ı.da ekledi altına. Balıkları bir güzel kızartacak, karısına rokalı bir salata yaptıracak, dolaptaki küçük yeni rakıyı keyfini çıkarta çıkarta içecekti. "Bu sıkıntı başka türlü dağılmaz." Başı dönmeye başlayınca çok sevdiği "Kimseye etmem şikayet ağlarım ben halime, Titrerim  mücrim gibi  baktıkça  istik balime"şarkısını söyleyecek, sarılıp sarılıp öptüğü çocuklarına askerlik anılarından, olaylı serüvenlerden parçalar anlatacaktı. "Biri beni balıklarla eve giderken bıçaklayacak mı?" Sarsıldı... Göğsüne saplanmış bıçakla yerde yatıyordu ve ayni anda bir bardakla bir tabağı kıran karısı, bu durumu kötüye yoruyordu. "Biraz iyi şeyler  düşünsene.  Hülya'yı arasana!"

Sıcağın bunalttığı bir temmuz günü -beğendiği bir gündü- bir vapurun güvertesindeydiler Hülya'yla.  Serin rüzgarın hoyratça ve sürekli dokunuşlarını, bir su akışını, yüzlerce ıslığın içiçe geçmesini anımsatan seslerini, -saçları da giysileri de kendilerine özgü sesler üretiyordu- tenlerinde duyuyorlardı. Yüzlerindeki önemli ayrıntıları, ruhlarından gözlerine yansıyan anlamları ezberlercesine bakıyorlardı birbirlerine. Ozdemir, kıvrık ve sık kirpiklerle çevrilmiş siyah, ıslak gözlerinin ta ortalarına, bakışların, derinlik lerinde buyruk beklediği kuyulara, bebeklerin küçük ağızlı dairelerine, damarlarını  yararak  ilerleyen  patlamaya,  varoluşlarını ilan etmeye hazır isteklerini, değerli armağanlar sunarcasına sunuyordu. Hülya'yı tepeden tırnağa büyülediğini, egemenliği altına soktuğunu, dilediği gibi yönetebileceğini kestirince sevgisinin eşsizli­ ğini ortaya koyan sözleri inandırıcı örnekleriyle bir likte fısıldıyordu kulaklarına. Konuşurken denizi, vapuru. suya dalan ve havada uçan martıyı, dumanı, rüzgarı işe karıştırıyor, Hülya 'yı bir serüvenin kahramanı yapacak kuşatmayı boyuna daraltıyordu. Hulya, sıtmaya tutulanlar gibi titriyordu. "Allahaşkına sus! fena oluyorum, beni delirtmek mi istiyorsun?" diyordu. -Fena oluyorum- sözlerinin kışkırttığı Özdemir, daha bir sokuluyordu Hülya'ya. Vapurdan iner inmez piknik alanlarında yer kapmak amacıyla yarışan aileleri arkalarında bırakıp koşa koşa ormana dalmışlardı  ve karınlarını doyurmaktan başka hiç bir şey düşünmeyen açlar gibi çabuk çabuk ve hırsla sevişmişlerdi. Hülya, yeşil bir yatakta sırtüstü yatıyor, Özdemir'den aldıklarının.karşılığını birkaç açlığı giderecek biçimde  cömertçe veriyordu.

Dergi

Karınlarını doyurmaktan başka hiç bir şey düşünmeyen açlar gibi çabuk çabuk ve hırsla  sevişmişlerdi

"Allah seni kahretsin salak herif! Niye onunla evlenmedin de gittin anadan başka bir şey olmayan bir kadın   aldın?  Çek  şimdi...·

Üç yıl hiç ayrılmamışlardı.  İri birer ayak  izini andıran mavi sulu havuzlarda yüzmüşlerdi. Gökyüzünün merkezinden görünmeyen makaralarla çekiliyormuş duygusunu gündeme getiren asansörlere binmişlerdi. Ayasofya'nın  serinliğinde  eski  çağların  eski  ve erinçli, her şeyin hilesiz, ilkel, her davranışın onurla ölçüldüğü günlerinden damlayan aşkları yaşamışlardı. Yakalanmaktan korkan bir adama rastlamışlardı ,acımışlardı zavallıya. Böyle durumlarla savaşabilmek ereğiyle el ele tutuşmuşlar,  güçlerinin  birleştiğini  hissetmişlerdi . Islak çamaşırlarını ipe asan ağzı mandallı bir ev kadınına  aradıkları  bir s.okağı  sormuşlardı.  Balık  kılçıklarını kusan bir kediden iğrenmişlerdi. Duvarları aşarak caddelere sarkan sarı çiçekli hanımellerinden koparmışlar,   kahkahalarla   koklamışlardı.   Bir  su  birikintisine yansıyan bulutları, apartmanların üst katlarını ve kurşuni yüzlerini görmüşler, ölümü anımsamışlardı.Şişhane'de korkunç   bir  sağanağa  yakalanmılar, saçak altına sığınıncaya kadar  sırılsıklam  olmuşlardı.  Hülya,  hemen  hapşırmaya   başlamıştı. Dilencilere sadaka vermişlerdi. Vitrinlerdeki gelinlikleri seyretmişlerdi. Dondurma yemişlerdi (vişneli kaysılı don­ durma severdi  Hülya)  Doğum günlerindeki  armağanları her saniye anımsamışlar, zevklerini ve saygılarını övmüşlerdi.  ·

Sigara dumanlarının Hülya 'nın saçlarına karışmasını ve kıvrıla kıvrıla tütmesini unutamıyordu. "Her şey bitti. Ben de evlilikte aradığımı bulamadım o da..." Sol kulağını kaşırken odacı seslendi kapı aralığından. "Sizi babanız istiyor."

"Söyle de  buraya gelsin!"

"Gelmiyor efendim,dışarda bekleyecekmiş."

Babası Selahattin Bey, su soğutucunun önünde asık suratla dikiliyor, ıhlamur ağızlığının ucuna taktığı Bafra sigarasını, öfkeyle içiyordu. Özenle taranmış ak saçları, kirpikleri dökülmüş ve külümsü kahverengi gözleri, yaşlılık  çizgilerinin  susuzluktan çatlayan ağustos toprağına döndürdüğü  anlamlı yüzüyle ressama  poz veren ihtiyar bir modeldi sanki.  "Bunun gelişi pek hayra alämet degil ama ...“  Füme  giysisi eski ama  temizdi, yalnız  üçgen bağladığı kravatı yakışmamıştı. Korkulu sorunlar, tehlike dolu olasılıklar,  hırçın, sert ,kemirgen tedirginlikler üşüştü     Özdemir'in zihnine.  Yaklaştı, "Hos geldin baba!" dedi, kavradığı sağ elini  öpmek icin eğildi ama  Selähattin Bey, "Ben bayramlarda, kandillerde evime gelmeyene elimi öptürmem" dedi. Geriye  çektiği elini  pantalon cebine soktu. Özdemir, dünyanın  başına yıkılışını ve kendisini  bir böcek gibi ezişini duydu. Çocukluk  ve delikanlılık  dönemlerinde  bilmeden  yaptıgı  bazi  hataları  gaddar  bir elestirmen tavrıyla yüzüne vuran, bir baba  tarafindan görülmemesi gereken  kusurlan görerek karmaşık sorunlara dönüştüren, hep utanacagi kişileri özellikle  seçerek yanlarında hakaretler yagdıran ve bu  tutumuyla genç ruhunda nefretleri, sevgisizlikleri biriktirdigini düsünemeyen adama, örselenmiş, hatta bazıları dog­ ranmış, kıyılmış kanlı duygularla baktı.  Evliliğinin yedinci yılında  (iki ay önce otuz iki yasina basmıştı)  onuruna  indirilen  bu ağır darbeyle içi de dışı da  karardı ama  gene  de  özür dilercesine konuştu,  "Bayramda burda yoktum."

 

Selähattin Bey, "Hangi cehennemdeydin"dedi çirkin  bir  sesle.

"Cehennemde, Harika bir sey. Müthis bir baba­ogul sohbeti bu."

Bir kulenin  merdiveninden doruklardaki yalnız bir karanfili  koparmak  icin tırmanırken ansızın ayağı kayıyor, asağıya doğru  yuvarlanırken kafası patlayıp  beyni dağılıyor, kırılanlan kemiklerinin ucunda gövdesi boş bir çuval gibi sallanıyordu.  Dargın bir sesle,  "İzmit'teydim,bir arkadas çagırmıştı."dedi.

"Pekii, giderken niye ­ben  şuraya gidiyorum­ diye haber  vermedin?"  dedi  Selähattin  Bey, öksürdü.

Özdemir,bir şey anlamadı.  "Böyle  bir  kural mı var?“

"Var yaaa, var yaaa!  Aile ilişkilerinde bağlılık  esastır."  dedi  Selähattin  Bey.

"Baba, sen  benimle  kavga  etmeye  mi geldin?"

"Evet,  iyi  bildin."

"Bu o kadar önemli  bir  şey  degil  ki..."

"Senin   icin   önemli  olmayabilir  ama   benim   için önemlidir." diye bağırdı Selähattin Bey, "Bizim seni arayacagımızı düşünmedin  mi? Geldik  baktık ki kapiduvar.  Bizimkilerin yerinde  yeller esiyor."

"Çok  üzüldüm, özür dilerim.  Daha   önce  tasarlamamıştım, aniden  gitmek  zorunda kaldık, Nicedir çağırıyordu arkadas." dedi Özdemir, babasının koluna girmek  istedi  ama  Selähattin  Bey,  koluna  igrenc  birşey  dokunmuş gibi  sıçradı.

"Baba, rica ederim, çocuklaşma! Odama gel de bir kahve  söyleyeyim   sana!"

"Senin gibi hayirsız evladın kahvesini  içeceğime zehir icerim  daha iyi."

"Bunu adamakıllı doldurmuşlar;"  Yakardı  Özdemir. "Yapma  baba.  bak  herkes bize  bakiyor."

"Baksın...Baksın da senin ne mal oldugunu, ne saygısız biri olduğunu anlasınlar. Bayramm birinci günü efendi karısıyla, çocuklarıyla gelecek de bütün  aile ağıztadıyla  bir yemek yiyecegiz düşüncesiyle  baklava. börek açtırdım annene,çeşit çeşit yemekler pişirttim."

"Talihsizlik  işte"dedi  Özdemir,  boyun  büktü.

"Eniştelerin,  ablaların, kardeşlerin hepsi bizdeydiler.Bir, siz yoktunuz. ­Ha şimdi gelirler.  ha şimdi gelirler­ diye  canımız çıktı yolunuzu  gözlemekten ...

Annen  ­ben onlarla yiyecem­ diyerek bir lokma ekmek koymadı ağzına.İnsan bir  telefon  eder."

Suçlu bir sesle, "Bağışla, akıl edemedim." dedi Özdemir.

''Şimdiye kadar ne halt karıştırmışsan bağışladım, ama  artık  bağışlamak  yok."

Başka bir konuyu yokladı Özdemir.  "Süheyla ablam  nasıl?"

"Bilmiyorum,  git  kendin sor."

"Gelememem  seni  ne kadar  da  kızdırmış  baba?" Kaşlarının  çatıklığı  hep  başlangıçtaki  gibi  ürkütücüydü  Selähattin  Bey'in."Kızdırır elbet,oğlum  beni adam  yerine koymazsa,  kızdırır."

"0 nasıl söz öyle baba?  Ben sana  ne zaman saygısızlık  yaptım?"

"Söz  gibi söz." dedi Selähattin Bey, "Hadi bayramda gelmedin, bayramdan sonra aramamanı nasıl açıklayacaksın ?"

"Şeyyy, çocuklar haslalandı. Doktora götürdüm."dedi  Özdemir,doğruydu, ayrıca gebe kalan karısına. kürtaj  yaptırmıştı.

"Bana bak  bana, mert ol, erkek ol da ­sizi görmek istemiyorum, sizden  hoşlanmıyorum­ de ki rahatlayayım,ona  göre davranayım."

"Baba  hiç  düşünmedigim  şeyleri  kurcalıyorsun.Küskün degiliz  bir şey degiliz,neden gelmeyeyim?"

"Hadi beni at bir yana, ama  o annen  olacak'budala,ağlaya ağlaya bir hal oldu."

"Yarın çoluk ,çocuğu  alır gelirim." dedi Özdemir.

"Ben söylediklen  sonra  kaç para eder… Neyse, bundan  sonra  bana  her ay  on  bin  lira  vereceksin!"

Özdemir'i asıl  şaşırtan bu istek oldu. "Çok şakacısın baba."

"İşine  gelmiyor galiba."  dedi  Selähattin  Bey .

"Sana nasıl on bin lira veririm baba? Benden fazla emekli  maaşı  alıyorsun, ablalarım  da  parasız  bırakmıyorlar ... "

"Onlan karıştırma, ben senden istiyorum. Vereceksin.  Mecbursun!"  dedi  Selähattin  Bey.Yüzünün  sarardıgını, midesinin baygınlaştığını ,ağzının kurudugunu anladı.Dudakları, elleri, ayaklan, karşısmdakini hem sinirlendiren  hem de acındıran bir biçimde titriyordu.

Özdemir, teläşlandı. Kriz geçirebilir, inme inebilirdi. Böyle bir feläket olursa feläketi  kendi tutumu doğurdu diye­ ölünceye kadar vicdan  azabından kurtu­ lamazdı. Tartışma masasında  babası ölen  birisiyle tanışmıştı. Adam, mahkemelerce yargılanmayan, cezalandırılmayan ama  içindeki terazide boyuna suclu tartılan bir mecnundu. Onun  durumuna düşmemeli, her şeyini yitirecegi, yitirebilecegi bir ortama girmemeliydi.  "Baba, odaya geç de olur!"

"Dokunma bana!" dedi Selähattin Bey, öfkesini yenemeyen  bir  çocuk  gibi  somurttu.

Özdemir'in canı çay istedi.  "Baba,çay söyleyeyim mi?“

"lafı,çevirme! Her ay  bana on bin lira vereceksin. Buraya gelip alacağım." dedi Selähattin  Bey, yaklaştı oğluna,  sağ kaşını  ortadan kesen ve orada tüy bitmeyen  eski  bir yarayı gösterdi.  "Senin  yüzünden az kalsın gözüm çıkıyordu" Ödünsüz, buyurgan, boyun eğdirmeye kararlı  sesi titriyordu,  ağladı  ağlayacaktı. O zaman  Özdemir askerlik görevini Konya'da yapıyordu.Selähattin Bey, dört aydır  haber alamadığından  aklını oynatacaktı neredeyse.  Durumunu aydınlığa  kavuşturmak için başvurduğu yetkililerden, birliginin Trabzon'a nakledildigini,ama hemen  apandisit tanısıyla  hastaneye yatırıldığını,  başarılı bir  ameliyat sonunda ölüm tehlikesini atlattıgını, ögrenince, rahatladı.Telgraf çekmiş, sağlıklar dilemişti. Bir cuma günü postacı Kamil efendi kalın bir zarfı "Müjdemi isterim haaa."gösterisiyle eline tutuşturunca sevinçten, heyecandan bastığı ve dayandığı yerlere dikkat etmemiş, alnını bir masanın keskin kenarına çarpmıştı. Kaşı patlamıştı, kan oluk oluk akıyordu."Keşke geberseydim o gün!"

"Baba, durup dururken niye eski defterleri kanştırıyorsun? Lütfen sakin ol! Kavga etmeden konuşalım, nasıl olsa anlaşırız." dedi  Özdemir.

"Anlaşacak bir şey yok, bu aydan başlayarak her ay bana on bin lira vereceksin." dedi Selahattin Bey kesin  bir  sesle.

"Veremem baba... Ancak ikramiyelerde, o da ,yarısını." dedi Özdemir.

Selahattin Bey, baktı baktı, yalandı, ağızlığına  yeni bir sigara taktı, alay acı karışımı bir sesle, "Öyleyse mahkemede görüşürüz." dedi.

"Mahkeme mi, ne mahkemesi baba? Hangi hakkını çiğnedim senin?"

"Mahkemeye verecem seni... Gazetelere verecem seni, müdürlerine, genel müdürlerine şikayet edecem. sözlerini  bağırarak,  birkaç  metrelik  bir  alanda   gidip gelerek, yarım bardak su içerek, üç daire çizerek söyledi.    '

Odacılar,hademeler,memurlar kulak kesilmişler di, tek sözcüğü  kaçırmadan  dinliyorlardı.Sözcükleri, tavırları, davranışları birbirine ekleyerek şimdi tanık oldukları hikaye etkisini yitirmeden sıcağı sıcağına  taşıyacaklardı  bölge müdürlüğünün  bütün servislerine,Özdemir'in özel yaşamındaki  önemli bir gizi ele geçirmenin başarısıyla övünecekler, kanılarda olumlu notları olumsuzluğa dönüştürmeye, saygınlığını zedelemeye çalışacaklardı. Özdemir,sövercesine baktı hepsine ve üzerlerine yürüdü döğüşü göze aldığını belirten adımlarla. Anladılar başlarına geleceği, suçüstü yakalananların tırtıllı tedirginlikleriyle kaçıştılar.

"Baba, akşama eve gelirim, orda rahatça konuşuruz."

"Gelme, istemiyorum.  Utanmaz, rezil köpek... Babandan on bin lirayı esirgiyorsun ha?" dedi Selahattin Bey, merdivenden homurdana homurdana, arada bir bağırarak , haykırarak inmeye koyuldu . Özdemir mumyalanmış gibi baktı arkasından. Duygularının düşüncelerinin içerdiği her şey, hırsızların yağmaladık­ ları bir ev gibi yağmalanmıştı. Benliğini aydınlatan ampullerin çoğu patlamış ya da söndürülmüştü. "Beni nasıl mahkemeye verebilir? Oğluyum..." Gözleri yumdu. Babasının sıktığı kurşun kalbini delik deşik etmişti. Demek bundan sonra birbirleri hakkında kör şeyler düşünerek, kötü şeyler tasarlayarak, kuyularını kazarak, tuzaklar kurarak yaşayacaklardı . Düşmanlar gibi... Hayır, dayanamazdı Özdemir bu ilişkini kopmasına. "Aç kalırım,çocuklarımın boğazından keserim, gene veririm.Kendime söz söyletmem." Bir sigara yaktı."Hıyarlık bende, -peki, veririm- deseydim böyle davranmayacaktı . Bir yolunu bulur isteğinden vazgeçirirdim ."Ailece karalanmak, sevgilerinden, ilgilerinden sürülmek, dışlanmak istemiyordu. "Yooo onun başka bir derdi vardı ama söyleyemedi. Eniştem Ablam Nurhayat'ı bırakacak mı yoksa?" Bu olasılığın ve sorunun yanıtında sevindiren ve düzenleri ruhlarla birlikte çökertecek  nitelikte  gerçekler vardı.

Odaya girdi, alnını cama dayadı. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Derken gözlerine babasının kamburunu çıkartarak yürüyüşü ilişti.Ağırdı yürüyüşü, ayak­ larını sürüyordu sanki. Duvara yaslandı, başını kaldınp kendisine baktı, yumruğunu salladı. Bir adım attı, ikinciyi atamadı, sendeledi, yıkıldı yere. "Amaa Allahım, babama bir şey oldu!"Koştu, bütün yapıyı sarsarcasına ve önemli bir olayın meydana geldiğin duyururcasına  basamaklardan atladı,caddeye fırladı.

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.