Deniz Çocukları / Muzaffer Buyrukçu

Öykü

Deniz Çocukları / Öykü

Gözleri ; peygamberler ülkesinden döndükten sonra kendisini konuk eden evlerdeki çok tanrılı,· çok cinli, çok masallı, Çok ölülü kişilere, çölün kurutan sıcağını, kurtlu Sularını, yiyeceklerin kötülüğünü, adım başında sıçrayıp du­ran ve kimi zaman kumlara düşen gölgelere, kimi zaman gözlerden fırlayıp tanrıya giden yollarda koşup duran ba­kışlara karışan şeytanların taşlanmasını, tanrıyı nerelerde görür gibi olduğunu, nerelerde sesini 'Işittiğini haftalarca anlatan ve bundan iki ay önce Anadoludan buraya iş ara­maya gelen ondört yaşındaki bir çocuğu kirleterek bu işten sağa sola para yedirerek kurtulan hacı Vakkas Abdüsselam Gaffar Abdurrahmanül Gani Abdüssamedi Oruç  Kiramet­tini Murtaza'ya ilişince, karaböcekler doldu içine Hüseyin' in. Ağırlaştı. Yüklüydü gemiler gibi, mavnalar gibi, gebe kadınlar gibi, memeler gibi. Hacı Vakkas, çember sakalıy­la bankanın kapısında çok göbekli bir adamla kollarını, ba­caklarını, kafasını, kıçını sallıyarak konuşuyordu. «Sehte­kar.»

«Emekli Sandığına mektup yazıldı mı ?» dedi bir memur.

«Pazartesi yazılacak.» dedi Melahat.

«Pazartesi mi geleyim?» dedi memur.

«Pazartesi gel. Sabahleyin gel ama.» dedi Melahat, Hü­seyin'e baktı, elini salladı.

Hüseyin o el içindeydi. İyi, iyi., Bugün git, yarın gel, yarın git öbürgün gel, öbürgün cuma, cumartesi gel, hı-hı­hı, cumartesi biliyorsunuz yarım gün, pazartesi gel, pazar­tesi şefin ayağında çiçek açtı perşembeye gel, haaa, perşem­be günü çay günümüz salıya gel. Gel... Gel... Gel bana gel gel güzelim, doldur kadehleri süzelim. Gel, sakın geç kal­ma erken gel... sokaklara bırakılan küçük çok küçük ama ne kadar küçük çocukların satılığa çıkarıldığı zaman gel... O zaman olmadı mı, kar teneke damları çökertip içerdeki­leri beyazlara gömdü mü, yağmurlar çamurları incelterek karanlık sarnıçlara sesli sesli akarken o seslerden duygula­narak şiirler ve şarkılar söyliyen delik deşik bir kalbin hıç­kıra hıçkıra ağladığı zaman gel. Gel, nerde olursan ol, ha­vada, karada, denizde, her yerde, kuş kanadında, çiçeğin sarığında.' geceleri bölüp geçen ve nerelere gittikleri bilin­miyen atlıların nal seslerinde ... Ordaysan, ordan gel... Gel işte, bol etli, bol kadınlı, bol sallantılı kızkardeşinle, karı­nın boyalariyle gel. Gel ey dost, gel ki!. ..

«Amaaan, bugün canım hiç iş yapmak istermiyor.» dedi Melahat. ?

«Benim de.» dedi Hayriye, «Başımı alıp bir. yerlere gitmek istiyorum.» · ·

Türkan hafif bir ıslık tutturdu bu sözlerin üzerine. Me­lahat dişlerini sıktı, gıcırdattı ama sonra bu öfkeli havadan birden sıyrılarak, «Ne insanlar var bu dünyada değil mi?» dedi,

«İnsanlar değil hayvanlar var.» dedi Hüseyin... «Her kö­şede bir öküz, bir manda bir keçi, bir eşek, bir deve; bir yılan... » ·

«Ama yılanlar daha çok.» dedi Melahat.

“Evet, zehirlerini akıttıklarının ölümlerinden mutluluk duyanlar.”

«Ben senin sözlerinden hiçbir şey anlamıyorum.» dedi Veli.

«İşine gelmiyorsa anlamazsın tabi..»

«Ben yılan mıyım ?» dedi Veli öfkeyle.

«Ben sana yılan dedim mi ?» dedi Hüseyin.

“Yok öküzler, yok keçiler, yok develer..Ahıra benzet­tin dünyayı.”

“Neye istersem benzetirim. Kuza benzetirim, kadına benzetirim. Sana ne oluyor?»

“Böyle konuşamazsın.” dedi Veli, sararmıştı.

“Konuşurum ben. Evet, köşeler, tavanlar, sokaklar meydanlar öküzlerle keçilerle, eşeklerle, yılanlarla dolu. Duymadınsa gene söyliyeyim: Köşeler, sokaklar, evler, oda­lar, merdivenler, hamamlar, otomobiller, vapurlar öküzler­le, eşeklerle, köpeklerle, yılanlarla dolu. Eğer gene duyma­dınsa bir daha söyliyeyim ... »

Veli'nin yüzündeki sarılık karardı, dudakları açıldı, ka­pandı, dudakları titredi, daha sarardı, daha karardı, kalktı, gözlerini bir süre üzerinde tuttu Hüseyin'in. İçi karışıyor­du. Toprak kaymaları oluyor, bir takım hayvancıklar bir yerlerden çıkıp tırmalıyor, gök yüzleri şimşeklerle çatlıyor, boğazına onbinlerce el birden sarılıyordu ama söylemek is­tediği sözcük bir türlü çağrısına koşmuyordu. Ellerini cep­lerine soktu çıkardı, ayaklarını salladı, «Sabah sabah.» dedi, çıktı dışarıya.

«Buna da bir şeyler oldu bugünlerde. Buluttan nem kapıyor.» dedi Melahat.

«Karısı hasta.» dedi Hayriye.

«Ne yapalım hastaysa.» dedi Hüseyin, «Yas mı tutaca­ğız, oturup ağlıyacak mıyız ?»

«Offf, patlıyacam.  Allahım sen bana sabır ver.» dedi Melahat, bir kağıdı buruşturup attı ve gözlerini atılan kağıda dikerek değerini hesaplıyan Türkan'a baktı. Türkan bul­macanın karelerine büyük harfleri yerleştiriyordu ... Bu pat­lıyacak ama fırsat arıyor. Hüseyin de kendisini destekler gibi. Aptal tutuluyor yavaş yavaş. Hüseyin sana yüz verir mi ? Bebek gibi kızı silkeleyip attı o ... Hııı, AB ne demekti, şey şey. «Selami Bey, AB ne demek ?” Selami Bey gözlük­lerinin altından baktı, «Su» dedi.

«Şu pencereyi açsana biraz, patlıyacam.» dedi Melahat, elini göğsüne götürdü.

Açtı pencereyi Hüseyin, dışarıya tükürdü. Hacı Vakkas Şatlanfik bankadan çıkıyordu Yüzü gülüyor, asılıyor, kar­şısında birileri varmış gibi işaretler yapıyor, kendi kendine konuşuyor, sakalını sıvazlıyordu.

«Ulan estahfurullah !» diye bağırdı. Hacı duymadı, yal­nız bir iki kişi durarak baktılar. Biri, «Efendim.» dedi.

«Nacet A 1, Nacet A 1.»

«Hüseyin Bey kapar mısınız pencereyi, kağıtlar uçuyor.» dedi Türkan ve bir kopya kağıdını havada yalpalar­ken yakaladı, öteki kağıtların üzerine küllüğü, zımbayı koy­du.

«Hava çok sıcak.» dedi Hüseyin.

Melahat Türkan'a baktı. Türkan Melahat'e baktı. Sela­mi Bey Türkan'a baktı. Hayriye Türkan'a, Melahat'e, Sela­mi Bey'e baktı. Türkan, Melahat'e, Melahat Türkan'a, Tür­kan, Hüseyin'e, Selami Bey'e, Melahat'e, Melahat'in gözle­rine, Melahat'in memelerine, Melahat'in dudak aralığına baktı, «Ha, ha, ha, haaaay !» diye gülerken sinirli sinirli, «Demek ab su ha ?» dedi.

«Ha ?» dedi Selami Bey, başıyla Melahat'i işret etti, yumruğunu boşluktakinin karnına indirdi. Türkan buna karşılık boşluktakinin etini büktü, saçlarını çekti, Melahat' e baktı.

“Nacet A 1, Nacet A 1, Nacet A 1.”

Selami Bey, ard arda hapşurdu, çabuk çabuk mendili­ni arandı bir elini burnundan çekmeden. Mendiİi çıkardı, açtı, sildi burnunu elini, «Hüseyin Bey rica etsem. Kapı da açık, cereyan yapıyor.»

«Hava çok sıcak.» dedi Hüseyin başını çevirmeden. «Ama ben üşüyorum.» dedi Selami Bey.

«Kapıyı kapayın.»

«Allah Allah, Allah Allah ! .,» dedi kalktı, kapıyı kapat­tı. Türkan'a, Melahat'e, Hüseyine baktı, oturdu. Hüseyin döndürdü başını. Bir Allah sözcüğünü Selami Bey'in du­daklarından yuvarlanırken gördü... Allah Allah Allah nida­larıyla yürüdü Osmanoğulları, Allah Allah Allah Allah Allah Allah !... Yürüdü de Osmanoğulları yürüdü; altınları, buğdayları, kal’aları, ırmakları, toprakları, kadınları, kızları, oğlanları sürüdü. Urun kafire sevaptır! Allah Allah Allah, Bre koman urun kafire...Allah Allah Allah...Urun bre şehpazlarım, urun koç yiğitlerim. Ölürsem şehit, kalırsam gazi, bok yoluna gitti bizim niyazi. Osmanlılar kan, Osmanlılar kan...Nice taze gövdelerden geçtiler sıcacık kanlar içtiler, kestiler, biçtiler, astılar, vurdular, kırdılar, aldılar hamamlar yaptılar buruşuk çarşaflarda kalan pisliklerin yorgunluğundan arınmak için. Allah Allah Allah Allah !

Nacet A 1, Nacet A 1.»

Müdürlerin bilmem nelerin bilmem nesi olan Aysel, «Merhaba şekerim. Nasılsın?» deyip Türkan'ın yanına otu­runca Melahat'in yüzünde ıslıkları sert bir fırtına koptu, çizgilere ayrıldı; çizgiler şaşkın şaşkın dolaştılar ve içten sıkılan kurşunların alevlerinden kurtulmak için başka bir çizgiye karışarak varlıklarını silmenin yolunu. tuttular bir kırmızılığı bırakarak. «Kokmuş sen de.» demişti Aysel. Bu­raya gelmesinin bir nedeni olmalıydı? Var var bir şeyler. İşte birlikte gülmeye başladılar. İkisinin arasında sürekli vızıltılarla yaşıyan ses bulutunun içinde adı geçiyor olma­lıydı. Hıh, onların dediğiyle mi küçülecek! Onlar kim ? Kim kim kim oluyor onlar ? Kaç paralık insan önlar ? Birisi bir işçi parçası, birisi de müdürün bilmem neyinin neyi olan ve virgül deyince virgül yazan ilkokulu bile bitirme­miş bir daktilo parçası ! Var mı bir lise diploması? Yok. Lise diploması almak için kafa ister kafa. «Kızım yeter artık, hasta olacaksın, gözlerin bozulacak. Bu kadar çalı­şılır mı ?» diyordu babası. Kendinden mi söz ediyorlar ? Etsinler. Cimri mi derler, nalet mi derler, kendini beğen­miş mi derler ? Başka? Başkası yok. Ama bunların hepsine verecek karşılığı var onun. Cimri hiç değildi. Onlara göre cömertlik sabahları çay, ardından kahve, Ôğleden sonra bir çukulata, bir pasta yemekti. Canı istemiyordu böyle şeyleri. Onlar gibi aldığını üstüne başına, boğazına harcamıyor­du. Onlar harcarlardı. Müdürler, şeyler, şeylerin şeyleri, şeylerin otomobilleri, otomobillerin mantoları, mantoların yatakları, yatakların bilezikleri vardı. Harcarlardı onlar. Ama kendisinden ekmek bekliyenler vardı... Dört odalı bir evdeydi. Solgun yüzlü bir adam denize bakan odada kalın yasa kitaplarının arasına gömülmüştü. «Kahveni pişireyim mi babacım ?» ve hep ayni ses, «Nıçın zahmet ediyorsun. Annen pişirirdi» Baba o odada ölmüştü. Bir kitabı karıştı­rırken, «Boğuluyorum ! Pencereleri açın, kapıları açın! Su!» başı öne düşmüştü. Ağlamalar, koşuşmalar, dualar, bir ta­but. «Ne kadar da seveni varmış. Bütün kasaba peşinden ağladı.» demişti babasının bir arkadaşı. Aysel'e, Türkarı'a baktı. «Ha, ha, ha, haaay! » Yoksa dağınık mı diyorlardı ? Belki bir takım kusurlar bulurlar ama dağınık, kirli diye­mezlerdi. Ya nalet? Hayır, hayır ! Bunlar bir takım sahte­liklerle yaşamaya alıştıkları» için biri kendilerine yaşadık­ları dünyanın karanlık duvarlarını yıkarak yaklaşmak iste­di mi gerçek kimliklerini öğrenir korkusuyla basarlardı damgayı. Şu yüzlerindeki, bacaklarındaki kıllara bak ! «Bu erkeklerin aklına şaşayım ben.» Kimseden korkusu yoktu, kimseye gebe değildi. Gebe ! Karnına baktı. Kanlar damar­larda bir çocuğu taşıyarak hızla dolaştılar. Kasılıverdi bir­den, bir yerlerde yangınlar, bir yerlerde ama oda gibi, oda­nın bir yanına çekilmiş bir yatağın içindeki gerginliklerde saklı mutlulukları çoğaltmak istiyenlerin gölgeleri gibi göl­geler belirdi, sonra birden Türkan'a baktı. «Ha, ha, ha, haaaay !» Onların karşısında elbet kendini beğenecekti. «Psikolojik ... » gibi bir sözcük koşuverdi hemen.

«Nacet A 1, Nacet A 1.»

«Sahi mi söylüyorsun ?» dedi Türkan,

«Yalanım varsa iki gözüm çıksın. Ben yalan söyler mi­yim ?» dedi Aysel..

«Hayret, hayret ! Oysa kendini ne kadar namuslu gös­teriyor! ... dedi Türkan, yan gözle Melahat'e baktı. Kimden , söz ediyorlardı bunlar? Yoksa bir şey mi öğrenmişlerdi? Ama nerden bileceklerdi, daha önceden tanıyan yoktu ki burda kendisini. Öğrenmişler miydi yoksa? Korktu. O kor­ku başka korkuları da uyudukları mağaralardan çıkardı ve ellerinde dövizlerle bağıra çağıra kendisine mutsuzluktan başka bir şey getirmemiş serüvenin gizli tutulduğu kapıya doğru yürüdüler...Biliyorlar mı? Bilsinler ne olacak. Be­nim saklım yok. Alnım ak yüzüm pak. İnsanın başından her şey geçer. Olmadı ne yapalım. Hem kim ne karışır onun yaşamına? istediği gibi yürür. Kim ne der? Kimseye hesap vermek zorunda değil. ”Ha,ha,ha,haaaay!” Demek gülmelerinin nedeni bu. Ama nasıl öğrendiler? Kimden öğrendiler? Gözlerine Hayriye’nin seyrelmiş saçları ilişti, ”Şimdi çürümüştür. Artık ne eli, ne ayağı, ne ağzı kalmıştı kardeşinin...Mezarlıkta o adamların tekmedelikten sonra yuvarlanışına güldükleri kafatası toprak parçalarının ara­sından geçerek sararmaya yüztutmuş otları çiğnedikten sonra ürküntü veren bir biçimde durmuştu. Göz oyukları, burun oyuğu mezarcılara dönüktü. O oyuklardan binlerce ölünün hemen çıkacağını ve mezarcıları oraya sereceğini sanıyordu. Birgün kendisini de., Ama nereden öğrenmiş­lerdi ? Yoksa birlikte çalıştığı biri Aysel'e ya da Türkan'a yazdığı bir mektupta «Sizin orda, buradan nakledilmiş Me­lahat isminde bir memur var mı ?» diye mi sormuştu da bunlar «var» deyince o da olup biteni anlatmıştı. Kim ola­bilir bu ? Safiye değil. Ağzı sıkıdır onun. Gani Bey hiç değil, öyle adam bu dünyada ya bir ya iki tane vardır... Peki kim olabilir onların tanıdığı ? Başını havaya kaldırdı, alt dudağını dişlerinin arasına kıstırdı. Semra

Değil, Süley­man Bey ? Değil... Fatma öyleyse? Ama Fatma daha ora­dayken istifa etmişti. Peki kim? Belki de böyle bir şey yoktu da ... «Ha, ha, haaaay ! ».

«Kardeşim beni dövdü.» dedi Hayriye. Üzgün, olayı ol­duğu gibi veren bir sesti bu.

«Sebeb ?» dedi Selami Bey.

“Enver'e para verdim diye.» dedi Hayriye, «Çocuğu niye paraya alıştırıyor muşum ? Ahlakını bozuyor muşum çocuğun. Ayol dört yaşındaki çocuğun ahlakı bozulur muy­muş demiye kalmadı. İki tokat !”

«Eşeklik etmiş.» dedi Selami Bey.

« ... Sokaklarda, köşelerde, hamamlarda, yataklarda, do­laplarda, karada, havada her yerde eşekler, öküzler, deve­ler, yılanlar var.» dedi Hüseyin.

«Hakikaten var.» dedi Selami Bey.

«Ama yılanlar var asıl, hem de engerek cinsinden.» de­di Melahat.

«Bütün gece ağladım.» dedi Hayriye, başını masaya dayadı, içini çekerek ağlamaya başladı. Sesler olayın başlan­gıcından son noktasına kadar geçen süre içindeki değişik biçimleriyle beliriyorlardı. Bu seslerin azalıp çoğalmasına göre bir film çekilir. Bir hikaye, bir roman yazılır, bir tab­lo yapılırdı .. İnsanlar ne kadar çok seslerle yaşıyorlardı. İn­ce, kalın, ilkel, olgun, şarkılara akıtılan, öfkelerden dağıtılan, sevinç atomlarım parçalıyan sesler ... bir takım gerçeklere bağlı olarak doğar, o gerçek yaşadığı, etkin olduğu sürece yaşar ve somu o gerçekle birlikte yok olurlardı. Dün­kü ses bugünkü gerçeklerde cılız ve gülünçtü. En eski ve en yeni sesler ekmek, aşk,tanrı ve savaş sesleriydi. Hele ekmek, hele ekmek, aşk ... Ekmek şarkıları, ekmek ,ağıtları. Aşk, aşk. Romeo Jülyet'e aşıktı, şiirler söyledi vuruştu ve öldü. Ferhat Şirin'e varmak için dağları kazmaya başladı. Kazıyor. Ferhat dağları kazıyor, Ferhat hala dağları kazıyor. Ve donmuş yüzyılların ağırlıklarından sıyrılan Şirin hala Ferhat'ı bekliyor. Bir gün dağlar delinecek bir gün insanlar ilk olarak ve sürekli olarak ve katkısız olarak gü­lecekler ... Ama bu odada yaşıyan sesler ,kırıcı, çatallı, bula­nık, kızgındı. Dışardaki sesler bulanık, kızgın, yumruklu, bıçaklıydı. İçlerdeki sesler bulanık, kızgın, tükürücüydü. Bütün sesler bir tek şehir bir tek yurt bir tek dünyaya doğ­ru yöneliyordu. ÖFKE ... Bunun müziğiydi, bunun resmiydi, bunun savaşıydı, bunun sorusuydu. «Ha, ha, haaaay ! »

«Akşam öteberi alıp eve gitmiştim ... » dedi Hayriye dam­Iıyan bir sesle.

Nacet A 1, Nacet A 1.»

«Ha, ha, haaay ! » başını arkaya savurdu Aysel güler­ken ve birden gözlerini kısıp Melahat'la Hüseyin'in üzerin­de dolaştırdı.

Bir motosiklet kalın sesleri duvarlara yapıştırarak geç­ti.

Dün sabah gürültüyle yataktan fırlamıştı.”Don gömlek dışarıya çıkma,ayıp!”diyordu karısı. Oysa öyle dolaşmaktan hatta sabah serinliğinin üşütücülüğünde omuzlarını kaldırmaktan hoşlanıyordu.”Herke uyuyor. Biraz sonra çalıştıramaz mısın şu cenabeti!” demişti. Adam yağlı ellerini üstüpüyle silmiş, bir taşın üzerine bıraktığı yarısı ıslak cigarayı ağzına almış,”Rahatsız mı oldunuz beyefendi?”karşılığını vermişti.”Rahatsız olursan başka yere gidersin, burası böyle.”Arkasını dönmüş, işine bakmıştı. Ne söyleyeceğini şaşırmıştı. Bilmiyordu. Söyleyebilirdi belki ama, iri yarıydı adam, bir anahtarı kaptığı gibi üstüne yürürdü.Korkmuştu.Korkunca da onu tedirgin eden gerçek sürüp gidecekti. Korkmamak gerekiyordu. Karşı koymak gere­kiyordu.

«Her yerde öküzler, keçiler, develer, inekler, saksağanlar, papağanlar, yılanlar, akrepler, yılanlar, yılanlar.» dedi. «Yılanlar.» dedi Melahat.

«Ha, ha, haaaay ! »

Onunla kavga etmek istiyorlar, öyle görünüyor. Ama sesini çıkartmıyacaktı. Uymaması gerekirdi. Müdür, «Hadi onlar münasebetsizlik yaptı, peki siz niye uydunuz ?» derse. Türkan göğsüne baktı, elini sokup omuzundan kayan kombinezonunun askısını düzeltti, Hüseyin’e, gördü mü görmedi mi diye kararsızca baktı. Hüseyin'in gözleri üze­rindeydi; dolaşıp duruyor, bir yerleri oyuyor, o yerlerden içeriye süzülerek saklanan bir şeyi bulmaya çalışıyordu sanki... Soyulduğunu, bir çimenliğin üzerine yatırıldığını ... «Ne dedin, ne dedin? Duymadım, bir daha anlat !» dedi Aysel'e.

«Yer yerinden oynasa bir daha ayak basmam oraya,» dedi Hayriye.

«Ha, haayyy !»

Melahat bu kahkahadan gelen bir tedirginlikle ayağa kalktı. Öteki kahkahalar bu kadar etkili değildi Bu kahka­ha başka bir kahkahaya benziyordu. Hangi yıl, nerede, kaç yaşındaydı ? Evet, evet denize inen bir sokak belirdi. Çizmelerini giymiş bıyıklı,öksürüklü, cigaralı adamlar yürü­yorlardı. Kayıklara biniyorlar, karanlık suların derinlerin­deki savaşlara katılıyorlar, gene ayni yokuştan öksürüklü, bıyıklı, cigaralı dönüyorlardı. Bir kayık gelmemişti. Bir kadın dört çocuğuyla bekliyordu. «Başin sağ olsun.» deyince biri, kadın ortalığı paramparça eden bir kahkaha atmıştı. Zavallı her gün arda çocuklarıyle bekliyor ve gülüyordu.' «Hahahahahahahahahahahahaha !» Dolaşıyordu sokak ara­larında, cigara içiyordu, izinli askerler, esrarkeşler,. hırsız­lar, kadınsızlar, tüm kadınsızlar alıp götürüyorlardı koru­luğa. «Hahahahahahahahahaha» lar ordan geliyordu. Bir akşam dört çocuğunu boğduktan sonra da böyle gülmüş­tü. Ne olmuştu sonra, bilmiyordu ... Hala gülüyorlardı. Korkunç bir kahkahaydı bu. Şu ıstampayı kaldırıp fırlatmaly­dı kafalarına.

«Gitmem ... Hayır, bir daha, iki dünya bir araya gelse gitmem. Ben onlar için kendimi harcadım, onlar bana böyle yapsınlar” dedi Hayriye.

«Köşelerde öküzler, böcekler, eşekler, develer, yılanlar, yılanlar, yılanlar.» dedi Hüseyin.»

«Hüseyin Bey, şu pencereyi, üşüdüm valla” dedi Sela­mi Bey yalvarırca.

Kapattı.

«Teşekkür ederim.» dedi, «Siz daha iyi bilirsiniz ya, biz yoksullar hastalanmamak zorundayız.»

Melahat, dosya dolabının kapağını onların seslerini boğ­mak istercesine hızla kapattı. Sıçradılar. Türkan Aysel'e baktı, Aysel Hüseyin'e baktı, Türkan Selami Bey'e baktı, görülebileceği bir yerden elini - delirdi - anlamına oynattı, Aysel omuzlarını kaldırıp indirdi, başbaşa bir şeyler konuş­tular bir süre. Sonra. birden gülmeye başladılar.

«Nacet A 1, Nacet A 1, Nacet A 1, Nacet A 1.»

 

 

YENİ UFUKLAR

 

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.