Kabadayı / Muzaffer Buyrukçu

Öykü

Yazarın Muzaffer Orlıan BUYRUKÇU adını kullandığı 15.4.1954 tarihinde yayımlanan hikayesi.

Kabadayı

Muzaffer Orhan BUYRUKÇU'nun bir hikayesi

 

«İkisi gitti, kaldı yirmisekiz.» dedi.

Sokaktan geçen bir kadının arkasından şehvetle baktı.

«Allahsız!» diye bağırdı, başından kasketini çıkarıp mermer masanın üzerine vurdu.

Ağız tadiyle geçireceğini söylediği bu son izni koparıncaya kadar akla karayı seçmişti. Teğmen: olmaz, gidersen bir daha gelmezsin, senı bırakmam demiş, Yüzbaşı Seyfi: benim ona güvenim var, benim bildiğim Osman öyle halt yemez demişti. Yüzbaşının elini-ayağını öpmeye savaşmış, koğuşa girerken :

Şu yüzbaşı erkek adam» demişti.

Sonra bavulunu hazırlamış, biletini aldırmış, ağzında cigara, he­yecanla trene koşmuştu. Gözlerinde İstanbul, meyhaneler, barlar, tekkeler, Kör Abdi'nin köfte dükkanı, cami içindeki baskında bir türlü unutamadığı Melahat ... İstanbul'a gelince trende kurduğu hayallerin tır­nağını bulamadı, meyhaneler tadsız, barlar bir sürü yeni züppelerle dolmuş, tekkeler desen, kapılarında ot bitmiş... Melahat'ın namı-nişanı yok. Kör Abdiyi Vefa'da Asker Abdulla vurmuş .. · Abdi'ye acımıştı. Canı gibi severdi Abdi'yi.. Abdulla içerde olmasa, büyük sözüne tö­be, gırtlağını camla doğrardı. Yapardı o.. Neler yapmamıştı ki. Erleri döğmüş, nöbet tutmamış, içi fasulye dolu karavanayı Karaköseli çavu­şun başına geçirmiş, falakaya yatırılmış, ayaklarının altına, boynunun yanlarına ıslatılmış, düğümlü halatı yemişti. Tuzlu suyla ıslanan halat değdiği yeri yakıyordu. Bin kere falakaya yatırılsa, bin kere prangaya -vurulsa değişmezdi ki. O serserilik yapmak, sebebsiz kavga etmek, adam vurmak, öldürmek, bin türlü olayı başına dolamak için doğmuştu. Dünyanın tuhaf bir dünya olmasına, kişilerin bir sürü kafa patlatan laf edeceklerine inanıyordu ama, ona: sen bu kafayla gidersen... diyen­lere inanmıyordu. Gülüyordu. Durumundan memnundu. Bu yanlariyle övünüyordu. En güçlü insanları yere sermeyi, önüne gelene emretmeyi, tabanca-bıçak koşuşuna ağzını açarak gitmeyi, çok erkek, yürekli insanlar yapabilirdi ancak. da yürekliydi, İsteseydi, şu dakikada biri ... sen deseydi, sen... kalın parmaklarını masaya geçirdiği gibi kahveyi, karıştırır, ensesinden tuttuğunu, kıçına bir tekme sokağa fırlatırdı.

Sokağa bakan masaların birine oturmuştu. Kaşları çatılmıştı. Sivilceli yüzü yağlıymış gibi parlıyordu. Ağzında bir cigara vardı. Önünden geçen tanıdık delikanlılar başlarını eğip selam veriyorlardı. Vereceklerdi. Onların, tanıdıklarının kendisine selam vermek 'zorunda olduklarını biliyordu. İsterse vermesinler. Kuvvetli kolları, sert bakışları ne güne duruyordu? Garson'a demli bir çay söyledi. O askere giderken Rıfat çalışıyordu. Şimdi Rıfat yoktu. Kimbilir Rıfat'dan sonra kaçı gitmiş, kaçı gelmişti. Bu. avanağın birine benziyordu. Çevresine baktı, gözle­rini kısarak, ne var ne yok cinsinden baktı. İlk defa gördüğü yüzler, kıfayetler, konuşmalar, pis pis ağızlar. Yeni züppeler türemişti. Mahal­lede bilye oynıyanlar, analarının kıçları dibinden ayrılmıyanlar adam olup kahveye dökülmüşlerdi.. İki saattir şuradaydı, kimse gelip, sağ mı­sın, ölü müsün dememişti ... Züppeler kendi dalgalarındaydılar.

«Çay mı lan bu?»

«Demli çay dedin, demli getirdik abi... »

«Abine de başlatma ha, dürzü. Eşek mi var lan senin karşında» fırladı, garsonu ensesinden yakaladı, çevirdi, iki kafa. attı, kıçına birtekme indirdi, çayı bardağıyle yere vurup parçaladı. Araya ocakçı İs­mayil girdi, öteden başkaları :

«Ayıptır abi.» dediler. Koyverdi yakasını.

Garson kanayan burnuna mendilini bastıra bastıra ocağın yanına döndü. Bilardo masalarının çevresinde ayakta dikilenler, pis ağızlı züp­peler, tavla oynıyanlar, kağıtçılar, Osman'a baktılar ... İnanmamış göz­lerle baktılar. Döndüler.

Osman başını salladı, sinirli sinirli güldü. Sokağa döndü

«Oralar kıyak mı Osman?»

«Git de görürsün ablanınkini ... »

«Yapalım mı bir tavla?»

«Geç oğlum, sen kim tavla kim?»

Çocuk fazla üstelemedi; gitti. Osman gidenin arkasında baktı. «Dünkü çocuk.» diye söylendi.

Öyleydi gerçekte. Askere giderken Mehmet ufacık bir çocuktu. · Korkak, ablasından, anasından her allahın günü dayak yiyen bir çocuktu, Şimdiyse bıyıklıydı. Gelişmişti, Geniş omuzları vardı. Bilardo öğrenmişti, kağıt oyunlarının çeşidini biliyordu. Yaman bir kumarbaz olmuştu. Önüne gelene postasını koyuyordu.

Çenesini bir kaç kere oynattı, Mehmet'e öfkeyle baktı. Şimdikiler hep fırlama oluyordu.

Karşılarındakini, ağbeyleri, balbalı yerinde olanları saymıyorlardı. Ulan it sen kim benimle tavla oynıyacak kim? Zarları kıçına sokmadan yürü bakalım. Şu terbiyesize bakın, Osman demişti. Osman ba­basının oğluydu sanki.".

«Oralar kıyak mı Osman?»

Böyle söylemişti işte. Alay etmişti Osman'la. En aşağı onun kadar büyüdüğünü, onun kadar güçlü olduğunu anlatmıyor muydu bu söyle­dikleri?El oğlu, ne olursa olsun takmıyordu. Ona düpedüz hakaret et­mişti. Osman demişti, kereste Osman demişti. Bu söz gittikçe koyuyor­du. Sanki eşek demişti, hayvan demişti, puşt demişti, anasına söğmüştü.

Öylesine ağır basmıştı bu söylediği, Kardeşi miydi, arkadaşı mıydı? Ni­çin söylemişti? Senin forsun benim soluk aldığım yerde sökmez mi de­mek istemişti.? Osman'ın ne it oğlu it olduğunu bilmiyor muydu daha­"

bilmiyorsa öğrenecekti, Osman'a doğrudan doğruya Osman denemiyeceğini öğrenecekti, yoksa façasını alırdı aşağıya ... Osman dedikten sonra aklına her şey geliyordu. Ulan da, tekerlek de demiş sayılır­dı. Pekiy Osman'a ulan diyecek, bilmem ne diyecek yüreği nereden bu­luyordu? Terbiyesiz - saygısızdı şimdi yetişenler.. Onlarda eksik olan ana baba öğüdünün yetersizliği değildi, Çevresinde yaşıyanlann da payı vardı bu işte. Kötü yollar gösteriyordu, kötü hareketleri taklit ediyor­lardı, Sinemalar öğretiyor, kahveler gösteriyordu. Amerikalı mı olmak istiyorlardı? On yaşında bir Amerikalı çocuk amcasını ismiyle çağırı­yordu, amca demiyordu ama o Amerikalıydı. Orası başka ülkeydi. Ne kadar çabalasa kimse kimseye benzemezdi... Osman kendisini de suçlu sayıyordu bu işte. Arkadaşlarını da. Onların yanında cigara içmişler: söğmüşler, şarkı söylemişler, kadınlara laf atmışlardı. Öyleyse Mehmet ona bal gibi Osman diyebilirdi.

Ama olmuyordu. Koymuştu bu sözler bir kere ona. Yaşıtları bile doğrudan doğruya Osman dememişlerdi. Kemal, Ösmancım diyordu. Yüzbaşı Osman efendi diyordu. Çavuşlar, erler Osman bey diyorlardı. 1Bu, alenen kafa tutmaktı.

Anladık, şöyle - böyle ama nesin yani? Adam vurmuşsan, mahpushaneye düşmüşsen, benden üstün bir yanın mı var? Yaşım küçükse ne olacak? Hadi be sen de... O daha güçlüydü de ondan mı böyle konuşmuştu, konuşmak istemişti?

Osman düşündüklerini, Mehmet'in kendine doğru atılışını, çenesinin altına yapıştırılan ufaltıcı yumruklar gibi kabul eti. Evet evet, şu Mehmet denen hergele gençliğine, gücünün tazeliğine güveniyor olma­lıydı.

«Orospu çocuğu.» diye söylendi. Selim geçti.

«Merhaba Osmancım.» dedi Kemal:

«Vay anam - babam kardeşim sen ha? N'aber be arkadaşım, ver şu yanağını öpeyim.» dedi, sarıldılar öpüştüler.

Bunlar niye söylememişti?

Ayni yaştaydılar. Hatta Kemal ondan iki yıl bile büyüktü. Saygı başka şey. İnsanın kendi içinde olmalı. .. Koyuyordu, Osman titriyor­du. Sivilceli yüzü yanıyordu. Osman demişti, eşek Osman demişti. Gençti, güçlüydü ha? ... Gözlerinde sevdiğinin evine pencereden girdiği, ma­pushaneden kaçtığı, nöbetçileri bayılttığı geceki pırıltılar vardı. Kadını delik deşik etmişti. Mapushanede yatmıştı. Düzinelerle Adem'baba'ya emirler vermişti. Kaşlarını çattı, yumruklarını sıktı, masadan kalktı .. Titriyordu. Kahvenin ortasında dimdik durdu.

«Gel lan buraya züppe.» diye bağırdı.

 

15.4.1954

Muzaffer Orlıan BUYRUKÇU

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.