Tedirginlik Salıncağı

Öykü

Muzaffer Buyrukçu / ÖYKÜ

GECE saat yarımda kesilen sular henüz gelmediği için bakırdaki suyla yüzü­nü yıkadı Yalçın. Saçlarını tararken tarağın sık dişlerinin arasına takılan bir tutam siyah kılı, dışardaki her şeyi sallayan, eğip büken, saçakları dolanırken 'vu­uu'lu sesler çıkaran rüzgara bıraktı. .. rüzgar kılları, yeşil yoncaların arasından pem­be pembe fışkıran uyku çiçeklerine doğru sürükledi, bir bölümünü da havalandır­dı, uzaklaştırdı, elektrik tellerine takılan uçurtmanın kuyruğuna yapıştırdı. Sakal­ları da uzamıştı, elini sürdü, hışırdattı. 'Tıraş olmalı. .. '

"Çayı koyuyorum," diye seslendi Fatoş. "Yumurta da haşlayayım mı?" Burnuna çarpan kızartılmış ekmek kokularıyla kızartılmış sucuk kokularını içine çeken Yalçın, "İstemem. Sucuk bile ağır gelecek. .. " dedi, karnını ovaladı. Dün, incir ağacının köklerini havalandırırken Fatoş'un bakır cezvede pişirdiği - birazını taşırmıştı - üç fincanlık kahveyi beş adet Samsun cigarasıyla içmişti. Kah­veleri yudumlarken kalbinin çevresi sancımaya başlamıştı. .. sancıyı bastırmak ere­ğiyle - bunu da arkadaşı Zeki' den öğrenmişti - Ballan tay şişesinden bir bardak viski doldurmuş, çok az soda katarak leblebiyle içmişti. Fındık, fıstık da yerdi ama bitmişti, yemişçiden almayı unutmuştu. Yeşim'le başbaşayken viskiyi fındık, fıs­tık, kuru üzüm, kaysı ve cevizle içiyorlardı. . .içerken içerken Yeşim bütün tadların en büyüğünü, en etkilisini üreten dudaklarını uzatıyordu. Özlemişti onu. 'Kocam hasta, gelemem' demişti ama bakarsın olaylardan biri Yalçın'a hizmet eder Yeşim'i serıdisine koştururdu. Ve leblebiyle viski içerken Necati telefon etmiş, karısından ayrılacağını söylemişti. Aziz telefon etmiş, Kahraman'ı mide kanamasından hasta­neye kaldırdıklarını söylemişti. Rüstem, kızkardeşi Zeynep'i eve giren 'meçhul' bir kişinin öldürmeye kalkıştığını, Zeynep'in ağır yaralı olduğunu söylemişti; Oktay telefon etmişti, kızı Gül'ü okuldan eve dönerken kaçırmışlardı; Abdi Bey, torunu Fulya'nın intihar ettiğini, bıraktığı mektupta da 'Benim katilimi dışarda arayan _:JOlisler yanılıyorlar, onlar çalıştığım atölyenin içindedirler' demişti.

Bu haberlerin arkasından bir bardak daha içmişti ve kalbinin çevresindeki san­cı yok olmuştu ama beyni uyuşmaya, dili peltekleşmeye, sözcükleri birbiriyle çar­pışurarak düzensiz bir biçimde konuşmaya başlamıştı. Ve uyumuştu. O uyurken Draman' daki bir ahbabının 'altınlı günü'ne giden Fatoş, saat dokuzda kapıyı çal­mıştı. Bir sürü kurabiye, kıymalı, peynirli börek, patates salatası ve kısır getirmiş­~i ama yalnız kıymalı börekle patates salatasını beğenmişti Yalçın. Ağzı zehir gibiy­di. Saat ona doğru acıkmaya başlayınca Fatoş'un arasına kavrulmuş et, hıyar tur­şusu koyduğu iki sandviçi, altı tane taze soğanla yemişti.

(Bebekler Vadisi) oynarken ablasının 'torunlarına kazak, patik gibi şeyler ören Fatoş'u uyku basmış, odaya çekilip yatmıştı.

Bir bardak daha ... İşte, bu üçüncü bardağı niçin içme gereğini duyduğunu bilmiyordu, fenalaşmıştı. O anda ölümü düşünmüştü, ölüm karanlığını, ölüm sonsuzluğunu, ölümün her şeyi silip süpüren varlığını ve kendisinin onun karşısında ne kadar aciz olduğunu düşünmüştü ve masaya yığılıp kalmaktan, ölmekten kork¬muştu. Kalkmış, başını musluğun altında bir güzel ıslatmış, ayılmıştı ve televizyon kapandıktan sonra yatağa girmişti. "Artık iyice anladım, kahve dokunuyor bana!"

Suçlanmak ve vicdan azabıyla altüst olmak istemeyen Fatoş, "Pişirmem bundan böyle," dedi.

"Az kalsın nalları dikiyordum," dedi Yalçın.

Yüreği hopladı Fatoş'un ve Yalçın'ın - ölümün gölgesinin bile düşmediği - sağlıklı yüzüne baktı. "Konuşma öyle, nolur!.."

. "Bir gün nasıl olsa olacak bu," dedi Yalçın. "Bir sabah sela okunacak ve beni musalla taşına yatıracaklar!"

"Allah gecinden versin!" dedi Fatoş, domates salçası sürdüğü dilimin üzerine bir kat daha sürdü ve uzattı.

Yalçın, üç dilim ekmek, kızartılmış sucuk - son sucuk lokmasının yağı donmuştu - peynir yedi, dördüncü çayı da bitirince kalktı ve "Ben et almaya gidiyorum," dedi.

"Peynir de al!" dedi Fatoş. "Başka?" dedi Yalçın alayla.

"Yumurta, zeytin, ekmek.,." dedi Fatoş.

"Peki," dedi Yalçın ... kırk beş yaşındaydı ve evlendiği günden beri hiç durup dinlenmeden evinin yükünü taşıyordu sırtında, bu edimden ötürü 'Ben bu evin hamalıyım, ben bu evin hamalıyım, ben bu evin hamalıyım.' diyordu ve ekliyor du 'Hamallık yaptığım bu ev bana acıdan, hayal kırıklığından, sevgisizlikten başka ne verdi? Ha ne verdi? Ne verdi? Ne verdi? Ne verdi? Ne verdi? Ne verdi? Ne verdi ulan? Ha ne verdiiii! .. Acı bende, dert bende, yaşanacak hayatlar başkalarında ... neden ben o güzel mi güzel hayatları yaşayamıyorum!'

Çıktı evden, bahçe kapısının önünde beş gündür ortalıkta görünmeyen sütçüyle karşılaştı. Yumuşak - sevgili için kullanılan - bir dille sitem etti sütçüye. Kasketli, deri ceketli, alaycılık yüzünün her yanına sinmiş bir adam olan ve elin¬de kocaman bir süt güğümü bulunan sütçü, "Haklısın ama, ineklerden biri hastalandı, veterinere baktırttım," Sütçüyle birlikte eve yaklaştılar. Fatoş'a seslendi Yalçın. "Beş kilo al!"

Fatoş, büyük tencereyle belirdi kapının önünde, "Gözün de hiç doymaz." "Yoğurdumuz yok diyorsun ya ... " dedi Yalçın.

"Yarın alsaydık, biliyorsun misafir gelecek, nasıl uğraşırım şimdi?" dedi Fatoş. "Merak etme, ben sütü kaynatırım da, mayalarını da ... " dedi Yalçın, geriye döndü. 'Evden çıktığında ne olursa olsun bir daha geriye dönme, işlerin rast gitmez, uğursuzluk getirir' diyen babasını anımsadı. Evini terketmişti, büyük ablasının yanında kalıyordu. Yürürken sol ayağının bileği acıdı. .. bundan bir ay önce kalp spazmı gibi bir şey geçiren Fatoş' a doktor getirmek için alana doğru koşarken ayağı burkulmuş, ancak bir ayda ilaçlarla, alkol pansumanlarıyla iyileşmişti ama bu kez de baş parmağı ağrımaya başlamıştı. Hava ılıktı. Eriklerin beyaz çiçekleri konfetiler gibi dökülmüştü yere ve esinti oralardan kaldırdığı yaprakçıkları boşlukta iri, beyaz noktalara dönüştürerek uçuruyordu; kimileri yüzüne çarpıyor, kimileri saçlarına konuyordu. Acı yeşil yapraklar koyulaşa koyulaşa büyüyordu. Arılar, sinekler, kelebekler bitkilerin, otların, ağaçların sevimli dostlarıydı. Genç kadınlar, her yanları kıpır kıpır kızlar, sırtlarındaki incecik yazlık giysileriyle kapı¬larının önlerini suluyor, süpürüyorlardı. Bakışları canlı, sesleri neşeli, davranışları dipdiri ve ilgi çekiciydi. Her vakit, her mevsim kendilerine, - bütün engelleri aşarak - bir oyun yeri bulan çocuklar, birbirlerini kovalıyor, top oynuyor, güreşiyor, bağırışıyorlardı. Bir sevinç dalgası yükseldi yüreğinden. Hava, güneş, sıcaklık, görüntüler her şey güzeldi. Devinimler, nesnelerin konumu, bireylerin amaçlı ya da amaçsız yürüyüşleri yaşamın sonsuzluğunu, eşsizliğini simgeliyordu. Kimi şarkıların hem söylendiği hem de söylenmediği ama şarkı kaynaklarının görülen ve görülmeyen, kullanılan, kullanılmayan durumların hepsinden fışkırdığı bir ortam kımıldıyordu.

Diyarbakır Mağazasının solundaki daracık sokağa saptı, saptığı yer tam bir (Arka Sokak)tı. Pis, sidik kokulu, - yer yer kurumuş sidik izleri vardı - kadınların yalnız geçmeye cesaret edemediği... bir işkembecinin, üç meyhanenin kamyonlarla, kamyonetlerle getirilen malların içerlere taşındığı kapılarının bulunduğu bir aralıktı. Ordan yükselen kötü kokulardan iğrendi, burnunu sıkarak ve koşarak kasap dükkanına daldı.

"Ne o Yalçın abi, polis mi kovalıyor?" dedi Mahmut gülerek.

"Hayır, polisin kovalaması kadar tehlikeli olan 'koku' kovalıyor," dedi Yalçın.

"Bu memlekette Belediye adlı bir müessese yok mu?"

"Yok herhalde ... olsaydı bin kere yaptığımız şikayet dinlenir, kokular biterdi," dedi Mahmut. "Ah be abicim, sen bir dakika dayanamıyorsun ya biz ne yapalım bütün gün?"

"Valiye gidin," dedi Yalçın.

Pos bıyıklı, altmış beş yaşlarındaki eski bir külhanbey, sigarasından çektiği nefesi, dumanlarla birlikte ağzından salarken "Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki ananı bilmem ne yapan kadı, kimi kime şikayet edeceksin!" dedi.

"Haklısınız ama meseleni dile getirmezsen hiç tınmaz bunlar, gördükleri hal¬de görmezlikten gelirler rüşvetler ve başka şeyler yüzünden, ayrıca ilgisizlik, tembellik, 'bana necilik' ruhlarına işlemiştir ama onlar çok sıkıştırıldıklarında baştan yapmaları gereken görevi yapmak zorunda kalırlar," dedi Yalçın. "Onun için durmadan rahatsız edeceksiniz, bıktıracaksınız!"

"Meydana bir umumi hela yapılacaktı, altı sene oldu hala oraya bir tek taş koymadılar. .. milletin çişi gelince ne yapacağını bilemiyor," dedi adam.

"Biz bile caminin helasına gidiyoruz, bazan orası öyle kalabalık oluyor ki şaşı¬rıyoruz, hemen bir han helası arıyoruz," dedi Mahmut.

"Dediğim gibi sıkıştıracaksınız, bıktıracaksınız," dedi Yalçın. "Bizim sokağı bağırarak, çağırarak, gazetelere yazılar yazdırarak asfaltla kaplatmayı başardım."

"Doğru diyorsun," dedi pos bıyıklı ve Yalçın'ın yüzüne dikkatle baktı. "Buraya belediye başkanı olsana delikanlı!"

"Çok yakışır!" dedi Mahmut hoşlukla. "İlerde düşünüyorum," dedi Yalçın.

"Adaylığınızı koyacağınız zaman sizinle konuşmak isteriz," dedi posbıyıklı.

"Kazanmanız için elimizden geleni yaparız."

"Biz de ... " dedi Mahmut.

"Teşekkür ederim," dedi Yalçın. "Şöylee, bol etli bir kuzu budu istiyorum." "Lafa daldık, unuttuk, affedersin başkan!" dedi Mahmut, vitrinde sıralanan ve kıçlarının boşluklarına kırmızı krepon sokulmuş kuzulardan birini aldı, iç çengellerden birine astı, kocaman bir satırla - üç vuruşta - ortasından ikiye böldü, böldüğünü tartı aygıtının üstüne yatırdı. "iki kilo sekizyüz gram."

"Bir kilo da yağsız dana eti ... " dedi Yalçın. "Peki," dedi Mahmut. "Kuşbaşı mı yapacağız?"

"Yarısını kuşbaşı, yarısını da kıymaya ayır, yağlı yerlerini tabii," dedi Yalçın.

"Ciğer var mı?"

"Hem de lokum gibi," dedi Mahmut. "İnsanın çiğ çiğ yiyesi gelir," "O lokumu da ayır," dedi Yalçın.

"Taze böbrek sever misin?" dedi Mahmut.

"Böbrek sidik kokar ama koy bakalım, belki bir meraklısı çıkar," dedi Yalçın. "Kuzunun sidiği ne ki abi ... " dedi Mahmut, burun üstündeki zarı sıyırdı, şurasını, burasını budamaya başladı.

Mahmut'un yanında çalışan kardeşi Hasan, "Lokum dediniz de Sanayi Sitesinin orda bir gazino açıldı, lokum gibi karılar geldi," dedi.

"Bizim orda da açıldı bir tane," dedi posbıyıklı. "Bir akşam gidelim mi?" dedi Mahmut.

"Gideriz," dedi Yalçın. "Etleri küçük kes, kavurması zor oluyor."

"Emret abi! Pardon, 'başkan' diyecektim," dedi Mahmut gülerek.

"Biraz daha konuşursanız kendimi gerçekten 'başkan' sanacağım," dedi Yalçın. "Etleri iyice sıyır, kemik istemiyorum. Sinirsiz bifteğin var mı?"

"Senin için bir şeyler yaparız başkan," dedi Mahmut.

Kahveci çırağı tepsi dolusu çayla geldi, içerdekilere dağıttı ama - ısrarlara karşın - Yalçın içmedi.

Bir lokantacı, önceden hazırlattığı beş kilo yağlı kıymayı aldı, bir sürü buruşuk kağıt parayla madeni parayı bıraktı tezgahın üstüne.

Sakallı bir adam, bayat ekmekle bir kilo kıymayı çektirdi.

Abdi efendi, Yalçın'ı selamladı, "Yarım kilo kıyma!" dedi ve Yalçın'ın bu kıymayı az bulduğunu bakışlarından sezmiş gibi sıkıntıyla konuştu. "Biz iki kişiyiz. Çok bile .. " Yalçın hiç ilgilenmedi, parayı ödedi, poşeti aldı. "İyi günler, arkadaşlar.

"İyi günler başkan, konuştuklarımızı unutma!" dedi Mahmut.

"Unutmam!" dedi Yalçın. "Yengeme selamlar!" dedi Mahmut.

"Aleykümselam!" dedi Yalçın, sokaktan hızla uzaklaştı. 'Bakalım konuklar beğenecek mi?' Fatoş'un çocukluk arkadaşı Ruşka'nın kızı Veliçka, önceki gün gemiyle Burgaz' dan İstanbul' a gelmişti eşiyle ... Saat dokuzla on arasında rıhtıma yanaşacak olan gemiyi karşılamak üzere Fatoş ve kan kardeşi Semiha gitmişti erkenden ama rıhtımda da Boğaz yönünde de Bulgar gemisine benzeyen bir gemi yoktu. İki saat beklemişler, gelmeyeceğini anlayınca geri dönmeye karar vermişlerdi ... işte o sırada Semiha, bir polise sormayı akıl etmişti. "Ohhooo, gemi daha sekizde geldi, şimdi Salıpazarı rıhtımında." Adamın bu karşılığına sevinmişlerdi ve ordan Salıpazarı rıhtımına koşmuşlardı. Slavca bir adı olan gemi kalın halatlarla demir halkalara bağlanmıştı; yaşlı biri gibi durduğu yerde kıpırdıyordu. Yalnız, yolcuları görememişlerdi. Gene sormuşlardı, sordukları adam, yolcuların, gemiden iner inmez bir turizm şirketinin otobüsüne bindiklerini, kenti gezmeye gittiklerini söylemişti, ama merak etmemelerini, saat birde yemek yemeye geleceklerini eklemişti. Ve saat tam birde genç bir kadın ta karşıdan gördüğü ve tanıdığı Fatoş' a gülerek, işitilmeyen birtakım sözler söyleyerek koşmuştu. Kucaklaşmışlardı, sırtlarını pışlamışlardı sevgiyle ... ve tekrar tekrar yüzlerine bakmışlar, ağlamışlar, yaşlarını birbirine göstererek silmişlerdi. Veliçka, Fatoş'la Bulgarca konuşuyordu. Annesinin çok selamı vardı, babası Yanko bir yıl önce ölmüştü ... bir otobüs çarpmıştı. .. Veliçka buraya bir doktor arkadaşının karısıyla gelmişti, arkadaşının karısı güzel, küçük gözlü, gözleri velfecir okuyan cin gibi bir şeydi. Veliçka'nın ve arkadaşının yemeklerini yemelerini beklemişler, sonra da köprüyü yürüyerek geçmişlerdi. Mısırçarşısı, Kapalıçarşı derken bir sürü yer geçtiklerinden ayaklarına kara sular inmişti. Kürkçülerden deri bir pardösü almışlardı Veliçka'ya, Dolarla satılıyordu giyim eşyaları. İsveç'teki bir dostuna yazdığı mektubu postaya atması için Fatoş'a bir dolar vermek isteyince onun bu davranışını ayıplayan Fatoş, doları itmişti elinin tersiyle.

Onlar bu gibi yerlerde taban teperken Yalçın, evde 'ha geldiler ha gelecekler' diye dokuz doğuruyor, kapılara, pencerelere, yollara bakıyor, bakarken de bekle- diklerinin oralarda görünmesini istiyordu. Yoksa başlarına bir şey mi gelmişti? Yetkililer, bu gece 'onlarda' kalmalarına izin vermemişler miydi? Konsolosluğa mı çağırmışlardı? Bir lokma bir şey yememişti. Açtı. Giyinik durmaktan sıkılmıştı, terliyordu, oflayıp pufluyordu, öfkeden kuduruyordu.

Eti almıştı ama peynirle ekmeği unutmuştu, kasaptaki konuşmaların ürünüydü bu unutuş. Hep öyle oluyordu; hemen yaşama geçirmek için aklında tuttuklarını yaşama geçirmesini engelleyecek bir durum meydana gelirse, belleğindeki 'o önemli şeyler' silinip gidiyordu çabucak.

Dışarıya çıktı, hızlı adımlarla, başka bir şey düşünmeden yürüdü, alana vardı, belediye ekmeği satılan kulübeye yaklaştı, başörtülü genç ve güzel kadına "İki normal, iki de çavdar. .. " dedi. Kadın, gülerek baktı yüzüne, istediklerini gazete kağıdına sardı uzattı. "Ablama selam söyleyin, özledim. Misafirleri gelecekti, geldiler mi.

"Bugün gelecekler," dedi Yalçın. 'Buralara kadar haberi yaydı demek ki. .. kim bilir daha kaç kişiye anlattı. Bu yanını hiç beğenmiyorum.' Uzaklaştı. Vakıflar Bankasının bitişiğinde uzun bir sıra oluşturan çingene boyacılardan biri, "Boyayalım abiii ... " dedi, fırçayı sandığa vurarak çağırdı ayrıca. Yalçın, yanıtlamadı işitme¬miş gibi. İlerledi, Öztürk Kardeşler Bakkaliyesine girdi. Kardeşlerin büyüğü, suratsızı zeytin tartıyordu. "Buyrun!" dedi güleryüzlü olanı.

"Yağlı Edirne peyniriniz varsa bir kilo rica edicem," dedi Yalçın.

"Var. Çok şahane!" dedi adam, eğildi, tenekeden iki kalıp çıkardı. "Bunlar yeter mi?"

"Yeter!" dedi Yalçın. "Borcumuz ne kadar?" "İkiyüz seksen lira," dedi adam.

Yalçın, beşyüz lira verdi, ikiyüz yirmi lira aldı, yirmi lira yırtık pırtıktı, yüz liranın biri ortadan yırtılmış, bantla yapıştırılmıştı, öteki yüz lira buruşuktu, üzerine rakamlar ve 'Ayşe seni çok seviyorum' diye yazılmıştı. İğrendiği paraları değiştirdi. Bu işleme sinirlendi suratsız ve çirkinin çirkini oldu. Işık Büfe' de bir gence ayran veren ve gelen geçenle dalga geçerek gülümseyen Özkan' a babası el etti, yürüdü. Pek içtenlikli değillerdi, bu yüzden çağırmasının nedenlerini düşündü, meraklandı. "Hayrola?"

"Yok bişey ... göreceyim geldi seni beyau," dedi adam, sırıttı. "Y aaa, peki, nasılsın bakalım?" dedi Yalçın.

"Bende bir yaramazlık yok ama Özkan nafile," dedi adam. "Ne oldu?" dedi Yalçın.

"Ne olacak, işini gücünü bırakır gider miyanelere, gider kavelere kumar oynamaya, gider kötü karılarla çalgılı yerlere, gelmez sabahlara kaan!" dedi adam. "Pis herif, serseri herif Sen konuşsan onunla da biraz akıl versen. Dinler seni."

"Konuşayım ama eşek kendi durumunun ne olduğunu bilmeyen biri mi?

Bence biliyor ... bile bile senin şikayet ettiğin şeyleri yapıyor," dedi Yalçın. "Yarın ben konuşurum onunla, canına okurum."

"Onun için hayatını harcayan zavallı karısını, dört tane çocuğunu düşünsün!" dedi adam.

"Kafasının içindekileri değiştirinceye kadar uğraşacam," dedi Yalçın.

"İç bi şeyler, kahve, çay, kola ... " dedi adam.

"Teşekkür ederim. Evde içtim. Şu gazeteleri alayım da gideyim," dedi Yalçın.

Cumhuriyet, Hürriyet, Milliyet gazetelerinin parasını öderken - peynirci gibi - kötü para vermemesini söyledi. Adam, arkasını döndü, cebinden çıkardığı cüzdanını açtı, gıcır gıcır liraları uzattı. Hem - Özkan olmadığı zamanlarda - dükkana bakıyor, hem de Rus, Bulgar ve Romen turistlerinin geldiği günler Salıpazarına gidiyor, ucuza aldığı rubleleri, levaları, markları, dolarları belli bir karla satıyordu Avrupa'ya gideceklere ve bir müdürden daha fazla kazanıyordu.

Bir çingene çocuğu (üç yaşlarındaydı) kocaman bir elmayı ısırmaya çabalarken bomboş gözlerle ya da hiç kimsenin gizini çözemeyeceği anlamlarla baktı Yalçına.

Eve yöneldi Yalçın, peyniri dolaba koydu, gazeteleri okumaya başladı. Saat dördü beş geçe telefon çaldı. Fatoş'tu. Bir saat sonra geleceklerdi.

Ama saat yedide kapıyı çaldı Fatoş ve burnundan soluyarak "Getiremedim, gemiye döndüler," dedi.

"Madem ki böyle yapacaklardı seni niye çağırdılar?" dedi Yalçın kızgınlıkla. "Bizde bir iki gece kalacaklarını sanmışlar ama gemidekiler izin vermemişler," dedi Fatoş.

"Bok herifler! İltica edecekler diye korkmuşlardır!" dedi Yalçın.

"Tahminin doğru, onlar da öyle dediler ama 'Biz Türk değiliz ki ... niye İstanbul' da kalalım, işimiz gücümüz Bulgaristan' da' gerçeğini sokamadılar adamların kafalarına," dedi Fatoş. "Bunları verdiler sana." Bir kutu uzattı. İçleri vişne likörlü çikolatalardı, fena sayılmazdı ama Alman çikolatalarıyla boy ölçüşemezdi.

"Bu iş bitti mi?" dedi Yalçın.

"Bitmedi," dedi Fatoş. Gemi üç dört gün daha İstanbul' daydı. Bu nedenle Veliçka'yla arkadaşı yöneticilere yalvarıp yakarmışlar, bir gecelik izin kopartmışlardı. Yarın onbir buçukta Beyazıt'ta buluşacaklar, öğle ve akşam yemeklerinde birlikte olacaklar, yarın erkenden yola çıkacaklardı.

"İyi," dedi Yalçın.

"Neler aldın?" dedi Fatoş.

"Bir but, biftek, ciğer, bir kilodan fazla peynir," dedi Yalçın.

Fatoş, paketleri açtı : En çok kıymayı, bifteği, ciğeri beğendi, kuşbaşını az buldu. "Kemikler nerde?"

"Etlerini kazıttım, geri kalanı bişeye yaramazdı," dedi Yalçın.

Fatoş, sesini yükseltip bu davranışını eleştirecekken vazgeçti, biftekleri dibini yağladığı bir tepsiye dizdi, "Buna bir de soğan doğrarım," dedi.

"Hayır, olmaz, ızgarada pişirelim," dedi Yalçın. "Kızartması güzeldir ... et yağsız çünkü," dedi Fatoş. "Gavurlar öylesinden hoşlanmazlar," dedi Yalçın.

"Ben onların neden hoşlandıklarını bilirim, bir de pilav pişiririm," dedi Fatoş. Yalçın kahvaltıda çayını içerken Hürriyet gazetesini okumaya başladı. ( ... Usturalı hırsızı geceyarısı evinde dolaşırken gören emekli işçi İbrahim üstüne atladı hırsızla boğuşurken yüzü çeşitli yerlerinden kesilen işçinin yanağına on altı dikiş atıldı. Üç çocuk babası işçi, yaralanmasına rağmen on dokuz yaşındaki hırsızı kıskıvrak yakalayıp polise teslim etti) Hırsızın saçları sıfır numarayla tıraş edilmişti, döğüşürken işçiden yediği yumruklardan ötürü dudakları şişmişti. Kumral bıyıklı, elli beş yaşlarındaki işçinin başı, sargı beziyle sarılmıştı. Edirne yöresinde yağmur duasına çıkılmıştı. Başörtülü kızlar, kasketli, takkeli, çember sakallı adamlar, sarıklı, cübbeli bir hocanın çevresinde toplanmış, avuçlarını gökyüzüne çevirmiş, dua ediyorlardı. Grizu patlamasında ölen işçiler için açılan yardım kampanyasında biriken paralar yüz yirmi milyonu aşmıştı. Sucuğa katılan at eti, zararlı değildi. Seçimler beş yılda bir yapılacaktı.

"Hadi, biz gidiyoruz, onları alıp geleceğiz," dedi Fatoş.

"Gelmeden önce telefon et ki ve etleri ateşe koyayım," dedi Yalçın. "Olur," dedi Fatoş.

"Bizimki ararsa nerde olduğumuzu söylersin," dedi Semiha.

"Söylerim," dedi Yalçın. "Güle güle!" Arkalarından baktı ama bakışlarında ne bir ilgi ne de ilgisizlik vardı. Yaşamının en verimsiz, en gergin, en sıkıntılı dönemlerinden birindeydi ve anlamsızlıklar, saçmalıklar her an doğuyordu kimi durumlardan, olaylardan ... ve doğanlar kocaman bir kalabalık oluşturuyordu. Bu boğucu havayı sevdiği, saygı duyduğu arkadaşlarından hiçbirisi dağıtamazdı. Sadece bir tek kadın kurtarırdı onu bütün kıskaçlardan, bütün tuzaklardan, bütün bunalımlardan ... o da Yeşim' di. Önceki gece gördüğü düşte Yeşim' in kızıl bir sakalı vardı ve sakallı tek kadın olmakla ünlenmişti. 'Kes şu sakalını, ayıptır!' demişti. Yeşim, Danimarka' daki bir kentin ara sokaklarındaki süslü püslü bir kadın berberine giderken birden oraya gitmekten vazgeçmiş, başka bir sokağa girip kaybolmuştu. Onun, kendisini öfkelendiren bu tutumundan kuşkulanmıştı. Çünkü Yeşim evden çıkar çıkmaz uzun boylu dört gençle bakışmıştı. Başlarını alaylı bir biçimde eğen gençler, arkasından seğirterek izlemeye koyulmuşlardı. Yalçın kıskançlıktan delirecekti nerdeyse. 'Yeşim'i elimden alacaklar, alacaklar!' diye söyleniyordu. İşte· o dakikada Yeşim, sakalsız, gülümseyen tozpembe bir yüzle dikilmişti karşısına. Mis gibi kokuyordu. Koluna girmiş, 'Dağdaki eve gidiyoruz.' demişti ve tuhaftır dağdaki eve gidişlerini hem yaşıyor hem de o sırada perdeye yansıtılan bir filmde seyrediyordu. Hem giden hem de gidişini gören bir insandı. .. ve orada kopmuştu düş.

Gezinmeye başladı; telefon çalarsa bahçeden işitebilsin diye camı açtı. Komşu duvara yakın erik ağacının bazı çiçekleri dökülmemişti, bazıları da saçma büyüklüğünde koyu yeşil yemiş bağlamıştı, dallarındaki yaprakları minicikti. Altındaki gölgelikte dökülüp çürüyen eriklerin çekirdekleri çatlamış, yeni fideler fışkırmıştı, on santim boyundaydılar ve en az yüz fışkın vardı. Bunları usulca sökmeli, topra¬ğıyla birlikte arka bahçeye ekmeli, onları büyütmeli, zamanı gelince de fidan olarak satmalıydı. İki ayrı yerde iki küme oluşturan naneler köpürmüştü, elini sürdü, dalgalandırdı Üzerlerinde ... taptaze nane kokusu çarptı burnuna ve ciğerlerine aktı. Yeşim'in teninin ve saçlarının kokusu da birkaç kez akmıştı içine ve orada kendini içten kuşatarak bir büyülenme odağı yaratmıştı. Kahverengi kelebek tomurcuklanan güle kondu ama orda fazla durmadı ve kanat çırptı ötelere doğru ve mo¬rarmaya başlayan leylak salkımlarının birisine ilişti.

Çocukluğundaki baharları anımsadı Yalçın. Beyninde, kalbinde bir boşluk, bir tedirginlik salıncağı vardı ve o salıncakta Yeşim'le birlikte sallanmaya başladı, hızla ve bir balina gibi burnundan soludu. O da her gün, her saniye - işçinin yakaladığı hırsız gibi - yumruk yiyor, her gün, her saniye ruhu eziliyor, kanıyordu. Bugün Fatoş'un günüydü, Fatoş yaşıyordu, Fatoş yaşayacaktı ve onun yaşadıklarına kimi noktalarda katılacak kimi noktalarda da tanıklık edecekti. Sağ kulağı çınladı. 'Fatoş andı ... ' kesildi çınlama. 'Onlar henüz otobüse bindiler ya da binmek üzereler ... gidip gelmeleri iki saati tutar, öyleyse niye Yeşirrı'i aramıyorum. Numaraları çevirdi. "Alo Yeşim .. !" "Ben de seni arayacaktım," dedi Yeşim. "Hemen gelebilir misin?" "Evde kimse yok mu?" dedi Yeşim. "Yok." Sevindi Yeşim. "Beş dakka sonra ordayım." "Bekliyorum." Ahizeyi kapadı ve mutluluktan göbek attı birkaç kez. 'Tıraş olayım.' Tasa su koydu, suya batırdığı fırçayla köpürttüğü sabunu yüzüne sürdü, makineyle yüzünün o bölümlerini karartan kılları kesmeye başladı. Ve o anda zihninde bir pırpırlanma oldu, şimşekler çaktı ve dudaklarından. (Erkek önce kadını, sonra da dünyayı bozdu. / Bir büyük gücün ceplerindeki küçük günlerin yemişlerini yiyerek yaşar insanlar. / Kızgın sac üzerinde pişiri¬len yağsız yumurta kadar güzel, mayalı ekmek kadar lezzetli bir vücudu vardı onun. / Gülümseyerek bakan ama içinden gülmeyen biriydi.) Bunları Yeşim'e söyleyecekti. Radyodaki şarkıyı sevdi.

Elif dedim be dedim / Kız ben sana dedim

Kuş kanedi kalem olsa ah / Yazılmaz benim derdim. Kapı çalındı.

Yeşim'di. Boynuna sarıldı ve hızla soyundu.

Umut ve hayal karışımı ama hemen gerçekleşmesi düşünülmeyen ya da çok sonraları bir raslantının belirmesiyle gerçekleşebilecek bir durumun ansızın gerçeğe dönüşmesi sevindirdi Yalçın'ı. Şimdi, bu durumun içeriğinde bulunan her şe¬yi derinlemesine yaşıyordu. Yeşim'in ağzından, gözlerinden, vücudunun her yanından vücuduna akan tadların güzelliğiyle büyüleniyordu. Ama Yeşim, burada kalacağı kısıtlı süreyi hesaplayarak yapılması gerekenin en çoğunu yapıyordu. Unutmayacağını alıyor, Yalçın'ın unutmayacağını, uzun zaman anımsayacağını bırakıyordu.

Yeşim'in gelmesinden önce saptadıklarını söyledi Yalçın. Yokluğunda çektiği acıları, Yeşim 'şurda' oturduğu halde kendisine uzanamamasının, maddi ve mane¬vi engelleri aşamamasının sıkıntılarını söyledi.

Yeşim, hasta kocasıyla birlikte geçirdiği günlerde - bu sabahtan ertesi sabaha kadar - olanları anlattı. Kimi vakit kafası fena halde bozuluyor, kocasını öldürmemek için kendini zor tutuyordu. Çünkü ona bakmak zorunda kalmak, bir bakıma müebbede mahkum olan birinin hayatını yaşamak demekti ... yalnız dünyasını karartan bu düşünceler Yalçın' ı anınca kayboluyordu.'

"Hep beni an!" dedi Yalçın.

"Anıyorum," dedi Yeşim; başını Yalçın' ın çenesinin altına soktu bir şeyden kaçıyormuş, bir şeyden korkuyormuş gibi.

"Aklında benden başka kimse bulunmasın!" dedi Yalçın.

"Yok zaten," dedi Yeşim gururla. "Sen sürekli bendesin, bende yaşıyorsun." "Ölünceye kadar da yaşayacağım," dedi Yalçın. "Hayatımdan hiç çıkmayacaksın değil mi?" dedi Yeşim. "Çıkmayacağım," dedi Yalçın.

"Çıkma, çıkma, çıkma ne olur! Çıkarsan ölürüm!" dedi Yeşim. "Dedim ya, çıkmayacaksın," dedi Yalçın.

Yeşim, "Seni seviyorum," dedi yüreğinin derinliklerinden yükselen bir sevgi sesiyle. "Seni seviyorum, seni seviyorum, seni seviyorum, seni seviyorum." Bu 'seviyorum'lar yakarır gibi, çığlık gibi, ağlar ve yakınır gibiydi. Ve onu sevdiğini kanıtlamak istercesine geldiğinden beri çekiciliğini artırarak sunduğu vücudunu gene sundu. Devindiler, sarsıldılar, birbirinin olmanın bilincini yaşadılar.

Ve telefon çaldı.

Yalçın, Yeşim'in sıcaklığından ayrılmadan "Alooo!" dedi.

"Ben Fatoş ... Veliçka'ylayız, şimdi otobüse biniyoruz. Yemekleri hazırla!" dedi

Fatoş. ,

"Olur," dedi Yalçın.

"Seninkiler geliyor galiba," dedi Yeşim. "Geliyor," dedi Yalçın.

"Misafirleriniz kaç gün kalacak?" dedi Yeşim.

"Bu gece yalnız, yarın Bulgaristan' a dönüyorlar," dedi Yalçın.

"Eh peki ... kalkayım ben," dedi Yeşim ama on beş dakika daha Yalçırı'ın gövdesinden gövdesini ayırmadı, sonra da giyindi ve 'en yakın zamanda görüşmek üzere' uzaklaştı evden. Yeşim'in varlığıyla mutlu olan Yalçın, o kapıyı açıp çıkınca daha bir mutlu oldu karısı ve konuklarınca yakalanmadığı için ... Sevişme izlerini yok etti, elini yüzünü yıkadı, saçlarını taradı, mutfağa geçti, oynak bir şarkıyı ıslıkla söylemeye başladı. Neşeliydi Y eşim'le birlikte yaşadıklarından ötürü ama bu neşeyi belli bir düzeyde tutmalı, göze batacak ve karşısındakilere soru sorduracak bir hale getirmemeliydi. Bir kaba kıymayı, ufaladığı ekmeği, maydanozu.' küçük küçük doğradığı soğanı, karabiberi, bir kaşık zeytinyağı koydu, yoğurmaya koyuldu.$ "Hayatımdan hiç çıkmayacaksın değil mi?" dedi Yeşim. "Çıkmayacağım," dedi Yalçın.

"Çıkma, çıkma, çıkma ne olur! Çıkarsan ölürüm!" dedi Yeşim. "Dedim ya, çıkmayacaksın," dedi Yalçın.

Yeşim, "Seni seviyorum," dedi yüreğinin derinliklerinden yükselen bir sevgi sesiyle. "Seni seviyorum, seni seviyorum, seni seviyorum, seni seviyorum." Bu 'se­viyorum'lar yakarır gibi, çığlık gibi, ağlar ve yakınır gibiydi. Ve onu sevdiğini kanıtlamak istercesine geldiğinden beri çekiciliğini artırarak sunduğu vücudunu gene sundu. Devindiler, sarsıldılar, birbirinin olmanın bilincini yaşadılar.

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.