ŞİİRDE SİMGECİLİK / W.B.Yeats

Şiir

Bütün yazarlar, her türden bütün sanatçılar, herhangi bir felsefi ya da eleştirel güçleri bulunduğu sürece, ayrıca bulunabiliyorlarsa, yalnızca duyarlı sanatçılar oldukları sürece, sanatlarıyla ilgili olarak bir ölçüde felsefe, bir ölçüde de eleştiri bilgisi edinmiş durumdadırlar;

William Butler Yeats

I.

Mr. Arthur Symons, The Symbolist Movement in Literature/Yazında Simgecilik Akımı (1) adlı kitabında, günümüzdeki yazarlarda görüldüğü biçimiyle simgecilik, "şu ya da bu kisve altında, imgelem gücü bütün büyük yazarlarda" görülmese hiçbir değer taşımazdı diyor; bana adanmış olduğu için bu inceliklerle dolu kitabı istediğim gibi övemiyorum; Symons, devam ederek son birkaç yıl içinde derinlikli yazarlardan ne kadar çoğunun, simgecilik öğretisinde bir şiir felsefesi aradıklarını gösteriyor; ayrıca, bir şiir felsefesi aramanın neredeyse skandal sayıldığı ülkelerde bile yeni yazarların içine girdikleri arayışta simgeci yazarları izlediklerini gösteriyor. Antik zamanlarda, yazarların kendi aralarında nelerden söz ettiklerini bilmiyoruz; modern zamanların kıyısına gelip dayanan Shakespeare üstüne yapılan konuşmalardan da geriye kala kala bir "zırva' (2)kaldı; gazeteciler de, öyle anlaşılıyor ki, yazarların şaraptan, kadınlardan ve siyasetten konuştuklarına, ama sanattan söz etmediklerine, hiç değilse kendi sanatları üzerine hiçbir zaman çok ciddi konuşmalar yapmadıklarına inanıyorlar. Gazeteci, bir sanat felsefesi ya da nasıl yazması gerektiğiyle ilgili bir kuram benimsemiş olan hiç kimsenin sanat yapıtı üretmediğinden, onun kendi gazete makalesini yazarken kullandığı ölçüde öndüşünce ve art-düşünce olmaksızın yazmayan insanlarda imgelem diye bir şeyin bulunmadığından emin. Bu inancını büyük bir hevesle dile getiriyor, çünkü bu gibi şeylerin pek çok dost havalı yemek masasında, sık sık söylendiğini duyuyoruz; bu gibi masalarda biri çıkıp da dikkatsizce ya da aptalca, zor olduğu için tembelleri incitmiş bir kitaptan ya da güzelliğin bir suçlama olduğunu unutmuş bir adamdan söz etmiş olabilir. Gizli bir çavuşun, gazetecilerin fikirlerini, bu fikirler aracılığıyla da modern dünyanın dışında kalan herkesin fikirlerini, talim ettire ettire öğrettiği formüller ve genellemeler, askerlerin savaş alanında başlarına gelen unutkanlığa benzer bir unutkanlığa yol açmıştır; öyle ki sonunda gazeteciler ve okurları, benzer pek çok olayın arasında, en kendine özgü müziklerini bestelemeye başlamadan önce Wagner'in, fikirlerini düzene sokmak ve açıklığa kavuşturmak için yedi yıl harcamış olduğunu, operanın, operayla birlikte de modern müziğin, Floransalı Giovanni Bardia'nın(3) evinde yapılan bazı konuşmalardan çıktığını, Pleiade'ın' da modern Fransız yazınının temellerini bir kitapçıkla atmış olduğunu unutmuşlardır. Goethe, "bir şairin bütün yönleriyle felsefeye gereksinmesi vardır, ama bunu yapıtının dışında tutmalıdır," demiştir; oysa bunu yapmak her zaman gerekli olmayabilir; sonra, gazetecilerin başka yerlere göre sayıca pek çok bulunduğu, fikirlerin de o kadar bereketli olmadığı İngiltere dışında, habercisine, yorumlayıcısına ve koruyucusuna yöneltilmiş büyük bir eleştiri bu-lunmadığı için hiçbir büyük sanatın ortaya çıkmadığı neredeyse tam bir kesinlikle söylenebilir; zevksizliğin silahlanması ve kendini çoğaltması yüzünden İngiltere'de büyük sanatın belki de ölmüş olması işte bundandır.

Bütün yazarlar, her türden bütün sanatçılar, herhangi bir felsefi ya da eleştirel güçleri bulunduğu sürece, ayrıca bulunabiliyorlarsa, yalnızca duyarlı sanatçılar oldukları sürece, sanatlarıyla ilgili olarak bir ölçüde felsefe, bir ölçüde de eleştiri bilgisi edinmiş durumdadırlar; çoğu zaman onların şaşırtıcı esinleri, işte bu felsefe ya da bu eleştiri bilgisi olmuş, zihinlerindeki coşkunun ateşini söndürebilecek tek şey olan tanrısal yaşamın bir kısmını ya da derinlere gömülmüş gerçekliği dış yaşama çağırmıştır. Bu yazarlar ve sanatçılar, hiçbir yeni şeyin peşinde koşmamışlardı belki; yalnızca, eski zamanların esinlerini anlamaya ve taklit etmeye çalışmışlardı; ama o kutsal yaşam, bizim dış yaşamımıza savaş açmış olduğundan, biz kendimizinkileri değiştirirken o yaşam da silahlarını ve akımlarını ister istemez değiştirdiğinden, esinleri onlara güzel, çarpıcı biçimlerde gelmişti. Bilim akımı, kendisiyle birlikte hep çeşitli türde kanılar, açık bildiriler, pitoresk yazılar, sözcüklerle resim yapma ve Mr. Symons'ın "bir kitabın kapakları arasında tuğlalarla ve harçla inşaat yapma" çabası dediği şeylerde, dışsallıklarda kendini kaybetme eğiliminde olan bir yazın getirdi; şimdilerde de yazarlar, esin yaratma öğesi, önerilerde bulunma öğesi, büyük yazarlarda da simgecilik dediğimiz şey üzerinde durmaya başladılar.

II.

"Resimde Simgecilik"te resimlerde ve yontularda bulunan simgecilik öğesini betimlemeye çalıştım; biraz da şiirde simgeciliği betimledim, ama tüm biçemlerin özünü oluşturan o sürekli, tanıma gelmez simgeciliği hiç mi hiç betimlemeden.

Burns'un şu dizelerinden daha büyük hüzünlü güzellik taşıyan dizeler bulunamaz:

Beyaz ay batıyor beyaz dalgaların arkasında.(5)

Ve batıyor benimle birlikte Zaman da, Ah!

bu dizeler tam anlamıyla simgeseldir. Zamanın batmasıyla ilişkisi zihnin kavrayamayacağı kadar ince olan ayın beyazlığını ve dalganın beyazlığını bu dizelerden çıkardığımızda, onların güzelliklerini de yok etmiş oluruz. Ama bunlar, ay, dalga, beyazlık, Zaman'ın batması ve o hüzün dolu bağırış, hepsi bir arada olduğunda, bizde başka hiçbir renk, ses ve biçim düzenlemesiyle yaratılamayacak bir duygu esinler. Buna eğretilemeli yazış tarzı diyebiliriz, ama simgesel yazış tarzı demek daha yerinde olacaktır, çünkü eğretilemeler, simge olmadıkları zaman yeterince etkileyici bir derinlik taşımazlar; simge oldukları zaman da, simgelerin en mükemmeli olurlar, çünkü salt sesin dışında, simgelerin en incesi durumuna gelirler ve onlar aracılığıyla insan, simgelerin ne olduğunu en iyi biçimde anlayabilir. İnsan bu düşsel duruma, anımsayabildiği güzel dizeler aracılığıyla dalarsa, bu dizelerin de Burns'unkilere benzediğini görecektir. Blake'ten alınan şu dizelerle işe başlayalım :

Ay emerken çiyleri dalgaların üzerinde oynaşan neşeli balıklar;

ya da Nash'in şu dizeleriyle :

Parlaklık yağıyor gökyüzünden,

Nice kraliçeler öldü genç ve güzelken,

Toprak doldu Helen'in gözlerine;

ya da Shakespeare'in şu dizeleriyle :

Timon kurmuştu sonsuza kalacak otağını

Tuzlu suların yaladığı kumlu kıyılara;

Kabarıp kaynaşan köpükleriyle bu sular bir gün

Örtecekti üstünü girdaplanan dalgaların;

ya da çok yakın olan, güzelliğini bir öykü içindeki yerinden alan bir dizeyi ele alın ve o dizenin, o öyküye güzelliğini katan pek çok simgenin ışığıyla, tıpkı bir kılıcın ağzının alev alev yanan kulelerin ışığıyla parlaması gibi titreşerek nasıl parladığına bakın.

Bütün sesler, bütün renkler, bütün biçimler ya daha önceden belirlenmiş enerjileri ya da uzun sürede biriktirdikleri çağrışımlar nedeniyle tanıma gelmeyen, gene de kesin olan coşkular uyandırırlar; benim düşünmeyi yeğlediğim yolla söyleyecek olursak, yüreğimizin üzerindeki ayak seslerini, coşkular olarak adlandırdığımız belli ruhsal güçleri yere inmeye çağırırlar; ses, renk ve biçim birbirleriyle müziksel bir ilişkiye girdikleri zaman da, bunlar sanki tek bir ses, tek bir renk, tek bir biçim oluştururlar; yarattıkları birbirinden çok farklı esinlemelerden oluşan, ama gene de tek olan bir coşku uyandırırlar. Destan olsun, şarkı olsun, her sanat yapıtının bütün parçaları arasında da aynı ilişki vardır; akarak o yapıtın mükemmelliğine katılmış olan öğeler ne denli çeşitlilik ve çokluk gösterirse, o yapıtın bizde uyandırdığı coşku, güç, Tanrı da o denli güçlü olacaktır. Bir coşku, ifadesini renkte, seste, biçimde ya da bunların hepsinde birden bulmadıkça var olmadığı, bizim tarafımızdan algılanabilir ve etkin olmadığı için, ayrıca bunların herhangi iki değişik tarzı ya da düzenlemesi aynı coşkuyu uyandırmadığı için şairler, ressamlar ve müzisyenler, etkileşimin anlık olması nedeniyle daha az derecede olmak üzere de gece ve gündüz, bulut ve gölge, insanoğlunu sürekli oluşturmakta ve bu oluşumu bozarak yeniden oluşturmaktadırlar. Gerçekten de, güç taşıyan şeyler yararsız ya da çok zayıf görünen şeylerdir; yararlı ya da güçlü görünen şeylerin hepsi, ordular, dönüp duran çarklar, mimarlıktaki tarzlar, hükümet biçimleri, aklın kurgulamaları, bir insan aklı çıkıp da bir kadının kendini aşığına adaması gibi kendini bir coşkuya kaptırmamış olsaydı, seslere, renklere, biçimlere şekil vermiş olmasaydı ya da bunların hepsini birbiriyle müziksel bir ilişkiye sokmamış olsaydı, böylelikle onların yarattığı coşkuların başka zihinlerde de yaşayabilmesini sağlamamış olsaydı, bütün bunlar biraz daha farklı olabilirdi. Küçük bir lirik, bir coşku uyandırır; bu coşku, kendi çevresinde başka coşkuları toplar ve eriyerek, onların varlığına karışarak büyük bir destan oluşturur; sonunda, güçlendikçe her zaman daha az narin bir bedene ya da simgeye gereksinme duyarak, topladıklarıyla bir¬likte dışarıya akar, gündelik yaşamın kör içgüdülerine karışır; orada, başka güçlerin arasında bir güç olarak devinir; tıpkı insanın, bir ağacın gövdesindeki halkaların içindeki halkaları görmesi gibi. Belki de Athur O'Shaughnessy, (6) şairlerine Nineveh'i iç çekişleriyle inşa etmiş olduklarını söyletirken bunu kastediyordu; ben de bir savaşın, bir dinsel heyecanın, yeni bir imalatın ya da dünyanın kulağına çarpan başka herhangi bir şeyin bulunduğunu duyduğumda, bütün bunların Teselya'da bir çocuğun flütü çalması nedeniyle olup bitmiş olmadığından kesinlikle emin değilim. Bir zamanlar bir bilge kadına, çevresinde simgesel bedenleriyle durmakta olduğuna inandığı tanrılardan birine, bir dostunun çok güzel ama önemsizmiş gibi görünen emeğine ne olur diye sormasını istemiştim; o simgesel biçim de buna, "insanlar perişan olur, kentler de yerle bir olur," diyerek yanıt vermişti. Gerçekten de bütün duygularımızı yaratıyormuş gibi görünen, dünyanın içinde bulunduğu bu acımasız durumun, birbirini yansıtarak çoğaltan aynalar gibi, yalnız başına oturmuş düşünen insanlara, şiirsel yoğunlaşma anlarında gelen coşkularını yansıtmaktan öte bir şey yapmadığı konusunda kuşkularım var; şair ve onun gölgesi olan rahip olmasa, sevginin kendisi de hayvana özgü açlıktan öte bir şey olmazdı herhalde, çünkü dışsal şeylerin gerçeklik olduğuna inanmıyorsak, o zaman kaba olanın, yakalanması güç olan inceliklerin gölgesi olduğuna, her şeyin aptalca olmadan önce bilgece olduğuna, ortalığa çıkıp bangır bangır bağırmadan önce gizli birer güç olduğuna inanmamız gerekir. Yoğunlaşma anlarında, yalnız başına oturmakta olan kişiler, benim düşünceme göre, Dört Sıradüzen'in(7) en düşük düzeyinden yaratıcı itkiler alıyorlar; böylelikle, insanoğlunu, hatta dünyanın kendisini oluşturuyorlar, bozup yeniden oluşturuyorlar, çünkü "değişen göz, her şeyi değiştirmez mi?"

Kentlerimiz, bağrımızdan kopan parçaların kopyasıdır;

Ve aktarmaya çalışır her insanın içindeki Babil'i

Kendi Babilli yüreğinde yatan tüm görkemlilikleri.

III.

Bana hep öyle gelmiştir ki ritmin amacı, yoğunlaşma anını, hem uyur hem de uyanık olduğumuz anı uzatmaktır; ritim hoş ve çekici bir tekdüzelikle bizi uyuşturarak yaratma anını sağlar; ama bu arada, belki de gerçek bir trans içinde tutmak için ritim, çeşitlenerek bizi uyanık da tutar; trans durumunda zihin, istemin baskısından kurtularak kendini simgelerle açığa vurur. Bazı duyarlı insanlar, bir saatin tik taklarını sürekli dinlediklerinde ya da bir ışığın tekdüze yanıp sönüşlerine ısrarla baktıklarında hipnoza benzer bir trans durumuna girerler; ritim de insanın dinlediği saat tik taklarının yumuşatılmış ve çeşitlendirilmiş halinden başka bir şey değildir; insan bunları dinlediğinde, alınıp anılarının ötesine götürülür ya da dinlemekten yorulur; sanatçının örüntüleri de, gözü yakalanması daha güç, daha incelikli bir büyülenmeye götüren tekdüze yanıp sönmelerden başka bir şey değildir. Düşüncede yoğunlaşma anlarında ben, konuşuldukları anda unutulmuş olan sesleri duymuşumdur; daha derin bir yoğunlaşma içindeyken alınıp uyanık yaşamın eşiğinin ötelerinden gelen şeylerin her türlü anımsanışının ötesine taşınmışımdır. Bir keresinde çok simgesel ve soyut bir şiir yazıyordum; tam o sırada elimdeki kalem yere düştü; onu almak üzere eğilirken, o ana dek hiç de fantastik görünmeyen bir fantastik serüveni, sonra da ona benzeyen başka bir serüveni anımsadım, kendime, bu şeyler ne zaman olmuştu diye sorduğumda, aslında pek çok gece boyunca görmekte olduğum rüyaları anımsamakta olduğumu keşfettim. Bir gün önce ne yaptığımı, sonra da o sabah ne yaptığımı anımsamaya çalıştım, ama uyanık yaşamla ilgili her şey silinip gitmişti; bunları ancak epeyce zorlu bir uğraştan sonra anımsayabildim; anımsadığım zaman da, daha güçlü ve çarpıcı olan yaşam silinip gitti. Kalemim yere düşmemiş ve beni koşukların içinde örmekte olduğum imgelerden uzaklaştırmış olsaydı, düşüncede yoğunlaşmanın transa dönüştüğünü hiçbir zaman anlayamayacaktım, çünkü o zaman gözlerini patikadan ayırmadığı için, ormanın içinden geçmekte olduğunu fark etmeyen birinin durumunda olacaktım. Bu nedenle, benim düşünceme göre, bir sanat yapıtını oluştururken, o sanat yapıtının örüntüler, simgeler ve müzikle dolu olması durumunda daha da kolay olmak üzere, ayaklarımızı boynuzdan mı, fildişinden mi yapılmış olduğunu bilmediğimiz merdivenlere bastığımızı fark etmeden uykunun eşiğine, belki bu eşiğin de çok daha ötelerine çekiliyoruz.

IV.

Coşkusal simgelerden başka yalnızca coşkuları uyandıran simgeler - bu anlamda, her türlü çekici ya da itici şey simgedir; birbirleriyle ilişkisi, ritmden ve örüntüden uzak, bize tam mutluluk yaşatamayacak ölçüde yakalanması güç olsa da - yalnızca fikirler uyandıran ya da coşkularla karışmış fikirler uyandıran zihinsel simgeler vardır : Çok iyi belirlenmiş olan gizemcilik gelenekleri dışında, ayrıca bazı modern şairlerin daha az belirlenmiş eleştirileri dışında, yalnızca bunlara simge denir. Bizim onlardan söz edişimize ve onlara yakıştırdığımız arkadaşlara bağlı olarak, pek çok şey şu ya da bu tür simgeye aittir, çünkü simgeler, uyandırdıkları duyguların zihin üzerine düşürdükleri gölgelerin parçalarından öte bir şey olan fikirlerle bağlantılı ol-duklarından, alegoricinin ya da bilgicin oyuncaklarıdırlar yalnızca; bu nedenle de gelip geçicidirler. Sıradan bir şiir dizesinde "beyaz" ya da "mor" dersem, bunlar öylesine özgül duygular uyandırır ki bunları beni neden böylesine duygulandırdıklarını açıklayamam; ama bunları, haç ya da dikenli taç gibi çok açık zihinsel simgelerle aynı tümcede bir araya getirirsem, saflığı ve egemenliği düşünürüm. Daha da ötesi, "beyaz"a ya da "mor"a çok incelikli çağrışımlar yoluyla bağlanan ve hem duygularda hem de zihinde yer alan sayı¬sız anlam zihnimde dolaşır; bu anlamlar görünür olarak zihinde, görünmez olarak da uyku eşiğinin ötesinde harekete geçer; önceleri, ancak kısırlık ve gürültülü bir şiddet gibi görünen şeylerin üzerine tanımlanamaz bir bilgeliğin ışıklarını ve gölgelerini düşürürler. Bu simgeler geçidinde okurun nerede durup düşüneceğine karar veren zihindir; simgeler yalnızca coşkusalsa, okur dünyanın rastlantılarının ve yazgılarının ortasında durup bakakalır; ama simgeler aynı zamanda zihinselse, okurun kendisi de arı zihnin bir parçası olur, kendisi de bizzat o geçidin arasına karışır. Ay ışığında, sazlarla çevrelenmiş bir gölü seyrediyorsam, onun güzelliğinin bende uyandırdığı duygu, kıyısında saban sürerken gördüğüm adamın anısıyla ya da bir gece önce orada gördüğüm aşıkların anısıyla karışır; ama yalnızca aya bakıyorsam ve onun eski çağlardaki adlarını ve anlamlarını anımsıyorsam, o zaman Tanrısal insanların arasında, ölümlülüğümüzü sarsan şeylerin, fildişi kulenin, suların kralının, büyülü koruların içinde pırıl pırıl yanan erkek geyiğin, tepeye oturmuş durmakta olan tavşanın, Peri'nin parıldayan kadehini düşlerle doldurduğu delinin arasında dolaşıyorum, belki de "bu şaşırtıcı imgelerden biriyle dostluk kuruyorum" ve "Tanrı'yla gökyüzünde buluşuyorum" demektir. Gene aynı nedenle insan, sevgimize daha yakın düşecek ölçüde duygusal sim-gelerle dolu olan Shakespeare'den heyecan duyuyorsa, o zaman tüm dünyanın oluşturduğu manzaranın içine karışır; oysa insan Dante' den ya da Demeter(8) mitinden heyecan duyuyorsa, o zaman da Tanrı'nın ya da bir Tanrıçanın gölgesine karışıyor demektir. Gene insan şu ya da bu işle uğraşırken simgelerden en çok uzaklaşmış durumdadır; ama trans, delilik ya da derin bir düşünce yoğunlaşması, ruhun kendi itkisi dışındaki bütün itkileri çekip aldığı zaman, ruh simgelerin arasında dolaşır ve kendini simgeler aracılığıyla dışa döker. "O zaman gördüm," der Gerard de Nerval(9) deliliği üzerine yazarken, "eski çağların plastik imgelerinin belli belirsiz kayarak biçime girdiğini; bu biçimler kendi dış çizgilerini oluşturdular, belirlilik kazandılar ve benim fikrimin ancak güçlükle yakalayabildiği simgeleri temsil ediyormuş gibi görünmeye başladılar." Daha erken bir zamanda Nerval, ruhların katılığının insanların mihrapların önünde eğildikleri, tütsüler ve adaklarla sevgiler yağdırdıkları simgelerden oluşan geçitleri açığa çıkarabilsinler diye deliliğin ruhlarını umuttan ve anılardan, arzudan ve pişmanlıktan çekip aldığından daha eksiksiz bir biçimde çeken kalabalıklardan biri olurdu. Ama bizim zamanımızda yaşadığından Nerval, Maeterlinck'e(10) Axeldeki Villiers de l'Isle-Adam'a,(11) zamanımızda zihinsel simgelerle uğraşan bütün o insanlara benzemiştir; birinin dediği gibi Nerval, bütün güzel sanatların düş görmeye başladığı yeni kutsal kitabın habercisi olmuştur. Nasıl olur da güzel sanatlar, eski zamanlarda olduğu gibi, dinin üzerini saran kılıf durumuna gelmeksizin, insan yüreğinin, dünyanın ilerlemesi dediğimiz o yavaş ölümünü alt edebilir ve ellerini yeniden insan yüreğinin tellerine dokundurabilir?

V.

İnsanlar, şiirin bizleri simgeciliği nedeniyle etkilediği yolundaki kuramı kabul edecek olurlarsa, şiirimizin tarzında ne gibi bir değişiklik beklememiz gerekir? Atalarımızın benimsedikleri yola dönmek, doğa adına doğa betimlemelerini, ahlak yasası adına ahlak yasasını dışta bırakmak, bütün fıkraları bir yana atmak, Tennyson'daki öz ateşini sık sık söndüren o bilimsel kanılar üzerinde uzun uzun düşünme tutumunu bir yana bırakmak, bizi belli şeyleri yapmaya ya da yapmamaya götüren o heveslilikten vazgeçmek; başka deyişle, şunu artık anlamamız gerekiyor : Gök zümrüt, atalarımız tarafından, üzerindeki resimleri dışa vursun diye büyülenmişti, heyecan dolu yüzlerimizi ya da pencerenin önünde salınıp duran dalları yansıtsın diye değil. Özdeki bu değişiklikle, imgeleme bu yolla dönüşle birlikte, imgelemi yalnızca aslında dünyanın gizli yasaları olan sanat yasalarının bağlayabileceği anlayışıyla birlikte bir biçem değişikliği de gelecektir; biz de ciddi şiirden, koşmakta olan bir adamın ritmine benzeyen ve gözleri hep yapılması ya da yapılmaması gereken şey üzerinde duran istemin icadı olan o enerjik ritimleri atacağız; zamanla arasındaki işi bitirmiş olduğu için ve yalnızca bir gerçekliği, bir güzelliği seyretmek istediği için, artık arzu da, nefret de duymayan imgelemin somutlaşmış biçimi olan o titreşip duran, düşünceye dalmış, örgensel ritmlerin peşinde koşacağız; hiç kimse için artık bütün türleriyle biçimin önemini inkar etme olanağı da kalmayacak; bir kanınızı açıklayabilecek ya da bir şeyi betimleyebilecek olsanız da, sözcükleriniz çok iyi seçilmiş olmadığı zaman, bu sözcükler bir çiçeğin ya da bir kadının bedeni kadar incelikli, karmaşık ve gizemli yaşamla 'dolu olmadığı sürece, duyguların ötesine geçen bir şeye vücut kazandıramazsınız. "Popüler şiir"in biçiminin tersine içtenlikli şiirin biçimi, gerçekten de bazen Songs of lnnocence and .Experience/Masumluk ve Olgunluk Şarkıları'nda olduğu gibi belirsiz ya da dilbilgisine aykırı olabilir, ama bu tür şiirin, çözümlemeye gelmeyen mükemmellikleri, her gün yeni bir anlam kazanan incelikleri bulunmalıdır; gene bu tür şiir, ister düşler içindeki bir gevşeme anında yaratılmış küçük bir şarkı olsun, isterse bir şairin düşlerinden ve kılıç sallamaktan yorgun düşmüş yüzlerce kuşağın düşlerinden doğmuş büyük bir destan olsun, bunların hepsini kendi içinde barındırmalıdır.

İngilizce'den çeviren : Yurdanur Salman

(1) Arthur Symons'ın Fransız Simgecileri üzerine yazdığı ve ilk kez 1899'da yayımlanan bu inceleme, Yeats'in dışında pek çok İngiliz şairi üzerinde de etkili olmuştur.

(2) Burada geçen "bull" sözcüğü "zırva"/"saçma davranış" anlamına geliyor. Yeats, bura¬da John Mannigham'ın 13 Mart 1602'de güncesine kaydetmiş olduğu bir fıkraya gönderme yapı¬yor olabilir : "Burbage'in III. Richard'ı oynadığı günlerde, vatandaşlardan biri ona öylesine büyük bir hayranlık beslemeye başlamış ki oyundan çıkmadan önce, o gece Üçüncü Richard adıyla gelip kendisini görmesi için oyuncuyla anlaşmış. Onların bu konuşmasını duyan Shakespeare de kadının evine oyuncudan önce gitmiş, çok güzel ağırlanmış ve Burbage gelmeden önce istediğini elde etmiş. Daha sonra kapının önünde Üçüncü Richard'ın beklemekte olduğu haberi gelmiş. Shakespeare buna, Fatih William'ın Üçüncü Richard'dan önce geldiğinin oyuncuya iletilmesini isteyerek yanıt vermiş.

(3) Operanın icat edilmesinin, İtalyan soylusu ve bilgini Conte del Vernio (1534?-1612) sayesinde gerçekleştiğine inanılmaktadır.

(4) XVI. yy'da en ünlüleri Pierre de Ronsard ve Joachim du Bellay olan bir grup Fransız şairi. Yeats'in burada sözünü ettiği kitapçık, du Bellay'nin Dejfense et illustration de la langue francoyse (1549) adlı kitapçığıdır.

(5) Burns, aslında şu dizeyi yazmıştı: "Tbe wan moon is setting ayont the white wave." /"Solgun ay batıyor beyaz dalganın ardında." "Ayont" İskoç lehçesinde "ötesinde/ardında" demektir.

(6) Arthur O'Shaughnessy (1844-81) İrlandalı şair ve oyun yazarıdır.

(7) Bu, geleneksel olarak üçe bölünen ve her biri şu düzende üç topluluk oluşturan meleklere yapılan bir anıştırma gibi görünüyor: Bunlardan son ikincisinin insanlara karşı doğrudan görevleri vardı.

(8) Demeter : Yeryüzündeki meyvelerin Yunan'daki Tanrıçası (Romalılarca Ceres olarak bilinir); Aidoneus (Pluto'nun) Yeraltı'na kaçırdığı ama sonra her yıl altı ay süreyle yeryüzüne dönmesine izin verilen Persephone'in (Proserpine'ın) annesi.

(9) Gerard Labrunie'nin takma adı Gerard de Nerval'di. Kendi canına kıyan Fransız Romantik yazarı.

(10) Maurice Maeterlinck (1862-1949), Belçikalı tiyatro yazarı.

(11) Auguste, Comte de Villiers l'Isle-Adam (1839-89), Fransız Simgecilik akımında en erken ortaya çıkan kişilerden biriydi. Onun yazdığı ve 1890'da basılan AxelXIX. yy'ın son yarısında yazılmış "Faust" olarak nitelendirilmişti. Bu yapıt, Edmund Wilson'ın Axel's Castle/Axel'in Şatosu (1931) adlı kitabında çok canlı olarak incelenmiştir.

ALINTI:

Adam

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.