TOPLUMCU GERÇEKÇİ ŞİİRİ YENİDEN KURMAK /H.BÜLENT KAHRAMAN

Şiir

"Oluşmuş, gerçekleşmiş bir şey, örneğin bir grev hakkında yazılan şiir taktik şiir olarak adlandırılabilir. Şair politik sloganlara, klişelere rağbet etmeksizin bu tür şiire yükleyebileceği kadar aydınlık, açıklık ve güçlülük yüklemelidir. Öte yandan gerçekleşmiş olaylara bağlanamayacak, şairin, ne olursa olsun, o anda sadece kendisine inandığı için ve uzun vadede yararlı olacağına, bilinç oluşturacağına inandığı için yazdığı hir şiir daha var: Buna da stratejik şiir diyelim ... İdeal olanı taktik şiirle stratejik şiiri birleştirmektir."

HASAN BÜLENT KAHRAMAN

1980 sonrasında yazılan ve üretilen şiirin özellikle 'alafranga' bir tavır ve tutumdan yana olanlar tarafından belirlendiği söyleniyor. Bir başka deyişle daha yoğun, daha bilinçli bir şiirin, kültür kaynakları daha zengin ve daha geniş bir havzadan beslenen şıirin 1970' lerin ortasında yazmaya başlayan çevreler tarafından geliştirildiği vurgulanıyor. Üstelik bu ifade toplumcuların ne kadar ilkel olduğunu ve geri kaldığını, söyleyecekleri şeyin artık ne kadar az olduğunu belirtmek için kullanılıyor. Giderek de deniliyor ki toplumcu gerçekçi şiir artık sözü edilmemesi gereken bir olgudur. Hem toplumcu gerçekçi şiir 1980 öncesinde de aşılmış ve tükenmişti. Bunun başlıca nedeni de bir takım kişilerin toplumcu olduklarını söylemeleri ama gerçekten toplumculuğun ve toplumcu olmanın ne olduğunu bilmemeleriydi.

Bu yargıların bir bölümü benim daha önce yazdığım ve Gösteri Dergisi'nin Ekim 1988 sayısında yayınlamış olduğum bir yazının uyandırdığı tartışma ortamı içinde dile getirildi ve gene önemli bir bölümü bazı doğruları da işaret etti. Aslında ben de o yazıda toplumcuların belirli bir çıkmaz içine girdiği söylüyor ve bunun nedenleri üstünde düşünüyordum. Bu nedenlerin başında da toplumcuların oldum-bittim, kültürel açıdan belirgin bir kısıtlamayı yaşaması geliyordu. O kısıtlama ve onun doğurduğu sıkıntı tabii giderek şiirlerini de etkiliyor; o şiirin yaşanan birçok somut oluşum karşısında tavır almasına, hatta düşünce üretmesine engel oluşturuyordu. Dünya kültürüne toplumcuların uzak kalışı, bu arada da olaylara ve oluşumlara daha dar ideoloji pencerelerinden bakışları gitgide rengi ve sesi kısılan bir şiir yazmalarına yol açıyordu.

Dünyada, özellikle de toplumculuğun bünyesinde, meydana gelen değişmeler, atılan yeni adımlar, o güne değin doğru bilinen bir dizi yargının sarsılması, artık yok sayılması toplumcuları büsbütün dar bir koridora sıkıştırıyordu. O güne değin varoluş nedeni saydıkları birçok şey artık ayaklarının altından kayıyor ve kendilerini bir boşlukta bırakıyordu.

Bütün bunlar öte tarafta Türk toplumunda meydana gelen politik oluşumlarla 'birleşiyordu ve toplumcular dağılan kadroları, yapmaları gereken iç muhasebelere harcadıkları zaman kısıtlamaları içinde, meydanı büsbütün boş bularak at oynatan 'hayali edebiyat ithalatçılarına' karşı bir nefis müdafaasına bile olanak bulamıyordu.

Nihayet alttan alta toplumcu olduğunu duyumsatmaya çalışan bir takım sesler de 1980 sonrasında yazılan 'asıl' şiirin burjuva şairler tarafından üretildiğini, sanki toplumcuları artık unutmamız gerekirmişcesine, toplumcu gerçekçiliğin de artık yaşamayan bir anlayış olduğunu vurgularcasına söyleyince geriye kalan nedir? Söylenmesi ve tartışılması gereken acaba toplumcu gerçekçi şiirin söylendiği noktada bulunup bulunmadığını tartışmak mıdır, yoksa politik şiirin hangi koşullar içinde belirdiğini saptamaya çalışmak mıdır, yoksa bunların ötesinde Batı Avrupa kültürünün ürettiği şiirin. toplumcu bir şiirin de altyapısını hazırlayabileceğini öne sürmek midir?

Öyle sanıyorum ki mevcut tartışmanın kısır  bir itişip kakışma olmaktan çıkarılmasının yolu özellikle vurguladığım bu soy sorulara arayacağımız yanıttan geçecektir; ve ben bu amaçla bu yazıda bazı saptamalar da bulunmaya çalışacağım.

Nikaragua'da Somoza rejiminin devrilmesinden sonra Kültür Bakanı da olan ozan Ernesto Cardenal 1980'li yıllarda hemen tüm dünyada devrimci ve toplumcu şiirin, politik şiirin ulaştığı son halka olarak tanımlanmıştır.

Cardenal ürettiği şiirin 'kendiliğinden' toplumcu ve devrimci bir şiir, politik açıdan 'bağlanmış' bir şiir olmasıyla yetinmemiş, bütün bunları üzerine oturtacağı bir şiir kuramı geliştirmeye koyulmuştur.

Cardenal ürettiği şiir anlayışını 'exteriorismo' diye adlandırı yor ve şöyle tanımlıyordu: "Exteriorismo dış dünyanın imgeleri ile yaratılan bir şiirdir. Bu dünya gördüğümüz ve duyduğumuz, genelde de, şiirin özgül dünyasıdır. Exteriorismo nesnel şiirdir: Gerçek yaşamın ögeleri ile somut şeylerle, belli isimlerin geçirilmesiyle, belirgin tarihlerin verilmesiyle, istatistiklere baş-vurulmasıyla, olayların anlatılmasıyla, alıntıların yapılmasıyla oluşturulmuş öykülemeci bir şiirdir. üte yanda yer alan enteriorist şiir ise özneldir. Soyut ya da simgesel sözcüklerin kullanılmasıyla oluşturulur: Gül, deri, kül, dudaklar, düş, köpük, tutku, gölge, zaman, kan, taş, gözyaşı, gece gibi.. " (1)

Cardenal'in tanımlaması biraz zorlanırsa toplumcu şiirin geçmişin¬de de izlerine rastlanabilecek bir yaklaşımı içeriyor. Fakat Cardenal' in şiirinin asıl özgün yanını vurgulayan kendisi değil. Reginald Gibbons yazdığı bir yazıda bu konuya değinerek Cardenal'in şiirini kurarken özellikle Ezra Pound' dan yararlandığını vurguluyor: "Exteriorism yalnız daha önce şiire yabancı olan ve Pound tarafından kullanılmaya başlanan malzemeden değil; yanı sıra O'nun (Pound'un) İmajistlere şiirlerini öznellikten korumaları için bulunduğu önerilerden, yani nesnelerin kusursuz bir biçimde tanımlanması gerekliliğinden de geniş ölçüde etkilenmiştir." (2j

Bu yaklaşım yani devrimci ve sıcak eylemin içinde yer almış bir ozanın yazdığı, daha doğrusu kurduğu şiirle, faşist eğilimleri tarihsel bir gerçek olan Pound'un yazdığı şiirin arasında bir koşutluğun kurulması, hatta daha sonraki bir gelişmenin doğrudan doğruya ondan etkilenmesi herhalde son derecede ilginçtir ve üzerinde düşünülmesi gerekir.

Böyle bir gelişmenin Türk toplumuna, bu toplumda üretilen şiire yönelik olarak iki açıklaması yapılabilir.

İlkin böyle bir gelişmenin, nedenleri acaba Kenneth Burke'ün edebiyatı bir 'simgesel eylem' (symbolic action) olarak tanımlamasına giderek açıklanabilir mi?

Burke edebiyatın bizi gerçekte karşı karşıya gelemeyeceğimiz kategorik (örneğin, ölüm) ve fiili (örneğin, savaş) 'gerçek' gerçeklerle karşı karşıya getirmesine bağlıyor.  Yani, edebiyatın hangi anlayışla üretilirse üretilsin, temellendirilirse temellendirilsin zaten yapacağı şey budur. Bunu yaparken de yöntemler bazen birbiriyle çakışır ve kesişir. (3)

Bu açıklama elbette tanımsal bir açıklamadır. Belki bazı yöntem sorunlarını çözmekte işe yarayabilir. Ama herhalde bir faşistin yazdığı ve kesinlikle kendi döneminde de bugün de 'devrimci' olan şiirle, bir Marksistin devrim için yazdığı şiir arasında meydana gelen beraberliğin özünü çözümleyemez. Çünkü yöntem ve biçim sorunları çözülebilse de, sorun daha temelde yer alan bir bilinç sorunudur. Bir, dünyaya bakış, onu algılayış ve nihayet  'amaç' sorunudur.

Pound'un yazdığı şiirin de nesnelere yönelerek kurulmuş bir şiir olması, elbette O'nun da dünyayı değiştirmeye yönelik tutumunun sonucudur. Sanatın, özünde, korumacılıktan uzak oluşu, gerçek sanatsal üretimin devrimci oluşu böyle bir gelişmeyi beraberinde getirmiştir. . Ama Cardenal, aynı şeyi gerçekleştirirken amacını kurulacak dünyanın Pound'un ve O'nun gibilerin kurmak istedikleri dünyadan farklı bir dünya istemesine yöneltmiştir işte sorunun gizi de buradadır: İstenilen, amaçlanan dünya. Onun niteliği sorunu. Kısacası şiirin biçimsel olanaklarının ve arayışlarının ötesinde yanıt aradığı bir oluşumdur, üstünde tartışılan şey.

Bu da politik olmakla şiirinin üst bilincinde ( deyim Arthur Danto' nundur) (4) yer alan bir sorundur. Politik sanat ya da şiir sorunudur.

Konuya bu açıdan yaklaşıldığı zaman cevaplanabilecek birkaç nokta daha çıkıyor önümüze.

Bunların ilki de politik şiirin yapısıyla ilgili. l980'li yıllarda özellikle Güney Amerika' da meyda¬na gelen politik oluşumlara bağlı olarak yazılan devrimci ve politik şiirin uyandırdığı tartışma ortamında üretilen çok ilginç yaklaşımlardan birisi, politik şiiri ikiye ayırarak irdeliyordu: Taktik şiir ve stratejik şiir.

"Oluşmuş, gerçekleşmiş bir şey, örneğin bir grev hakkında yazılan şiir taktik şiir olarak adlandırılabilir. Şair politik sloganlara, klişelere rağbet etmeksizin bu tür şiire yükleyebileceği kadar aydınlık, açıklık ve güçlülük yüklemelidir. Öte yandan gerçekleşmiş olaylara bağlanamayacak, şairin, ne olursa olsun, o anda sadece kendisine inandığı için ve uzun vadede yararlı olacağına, bilinç oluşturacağına inandığı için yazdığı hir şiir daha var: Buna da stratejik şiir diyelim ... İdeal olanı taktik şiirle stratejik şiiri birleştirmektir." ( 5).

Burada da görüldüğü üzere yazılan toplumcu, ya da daha geniş tanımıyla politik şiirin temel sorunu Cardenal'i Pound'dan ayıran ortay'ı da belirtiyor: " ...bilinç yaratacağına .inanmak." Yani bir şiirin, bir sanatsal üretimin biçim olanaklarından bir kez daha uzaklaşıyor ve sorunu daha farklı bir noktada kristalize ediyoruz.

Nitekim çok önemli bir isim Çzeslaw Milosz'un çok ufuk açıcı bir tanımlamasına gitmenin zamanıdır: "Gerçek nesnelerden ve gerçeklerden söz eden her şair onlara sanat yapıtındaki varoluşları için zaruri olan kavranabilirliği (tangibility) verecek diye bir şey yoktur. Ozan onları gerçek dışı (unreal) da kılabilir." (6).

Burada da sorun gene 'bilinç' sorunu olarak, bir olguyu somutlaştırma, yani dönüştürme sorunu olarak çıkıyor karşımıza.

Nihayet bu bölümü toparlarken, özellikle bu noktayı yeterince belirtebilmek amacıyla son bir küçük alıntı yapmak istiyorum, gene Burke' den. Burke' e göre, "saf sanat da propaganda da bir ölçüde çalışma izlekleriyle etik izlekler arasındaki ilişkiden doğar. Yani verilmiş şiirsel yanıtların tümü şairin çevresindeki kişilerin nasıl yaşadığına, çalışıp öldüğüne bağlıdır." (7).

Ama elbette bugün bunlara karşın sonuçta şiirin bir artistik üretim olduğunu vurgulamak ve her aynı yöntemle hatta aynı amaçla çalışılmış şiirin aynı sanatsal başarıyı gösteremeyeceğini söylemek gerekiyor.

Şimdi ben bütün bunları başlangıçta koyduğum iki sorudan birisini yanıtlamak için dile getirdim. O soru 'farklı' bir şiirin birtakım yapı özelliklerinin bir diğer şiiri etkileyip etkilemeyeceği idi. Görülüyor ki bu iki kavram arasında bir Çin Seddi yoktur. Diyalektik bir düşünce dizgesi de bizi aynı yanıtın eşiğine esasen götürebilir. Elbette, şiir de diğer sanatsal üretim biçimleri gibi evrensel bir değer ise ve sanatın hemen tümü insanoğlunun ortak bilinçaltının ürünü ise böyle bir gelişme kişiyi şaşırtmamalıdır. insanoğlunun ürettiği herşey gene insanoğlunun öz malıdır. Ustelik biz 'bilinçli' bir üretimden söz açıyoruz. Bilinir ki bilimde de sanatta da zaman zaman 'bilinçsiz', tümüyle rastlantı olmasa da insanı ürkütecek kertede 'ilginç'bir gelişmeyle birbirine yakın biçimler üretilmektedir. Bu oluşumu bir sınıra, bir düzeye bağlamanın hiçbir anlamı da, yararı da yoktur.

Dolayısıyla da Türkiye' de üretilen ve özellikle 1980 sonrasında önümüze koyulan 'ilginç' ya da ' yeni' diye tanımlanan şiirin hep ' Batı şiirini bilen burjuva şairler' tarafından geliştirilmesi herhangi bir şeyin işareti değildir . ve olamaz da. Sorun, çünkü, onların neyi üretip, diğerlerinin neyi üretemediği değildir; bir biçim sorunu değildir. Kimin neyi, hangi amaçla ürettiğidir.

Batı'yı bilen, 1970'lerin ortasından başlayarak ürünlerini veren sanatçıların yaptıklarına ben bunun için karşı çıkıyorum. Bu sanatçılar yapıtlarında bir gerçekliği temellendirmek, ama altını çizerek söyleyeyim, içinde yaşadıkları toplumun oluşumlarını bilinçli bir biçimde göz önünde tutarak temellendirmek çabası içine girmemişlerdir. Aksine toplumun oluşumları onları biçimlendirmiş tir. Toplumda yükselen politik bilinç ve ortam onların kendilerine, biçimci bir şiire yönelmesine yol açmıştır. Şiirin biçimsel boyutunu bilmeleri, bunu, kaynağa giderek tanımaları ve sonuçta o şiirin benzeri, taklidi ve kopyası olan bir şiir üretmeleri herhalde onların artı hanesine yazılacak bir davranış değildir. Cardenal örneğini gene anımsatmak isterim: Cardenal, Pound' dan yeni bir oluşum yaratmak amacıyla yararlanmıştır. Yoksa Pound gibi şiir yazmak amacıyla değil. Bizde yapılan ise  tümüyle odur: Bir başkası gibi yazmak; söylemek.

Bütün bunların Türkiye' de şiir yazan toplumcu kesimin çıkmazını, kısıtlamasını, onların toplumda ve dünyada gelişen olaylara ve gerçeklere yeterli, doyurucu ve etkili yanıtlar getirememesini açıklamaya yetmez. Hatta onları bağışlatmaya da yetmez. Çünkü toplumculuk bir politik bilinç olarak insanoğlunun zihinsel üretim sürecinin son konağıdır, son aşamasıdır. Bu noktaya ulaşmış bir bireyin, hele sanatçıysa, dünyaya kapalı kalması ve salt kendi memesindeki sütü emerek yaşaması düşünülemez. Bu öteden  beri bilinen ve dile getirilen açık bir gerçek. Nitekim 80 sonrasında yaşanan da budur. Ayrıca unutmamak gerekir ki, 80 sonrası tüm dünyada yeni bir oluşumun, benim bir kaçyerde 'bireysel mitolojiler' diye tanımladığım bir oluşumun gerçekleştiği dönemdir. Bireyselliğin öne çıkarıldığı, dünyanın yeniden tüketim harcamalarıyla ve bireysellikle ilgilendiği bir dönemde belki katı bir politik bağlanmanın şiiri yazılsın istenmezdi. Ayrıca yazılsa -anlamlı olur muydu, o da ayrı. Fakat bütün bunlar bize toplumculuk, toplumcu gerçekçilik diye iki kavramın varlığını unutturmamalıdır. Kaldı ki, evet, 80 sonrası bir dizi bireyci filizlenmeyi hazırlayan yıllar olduğu kadar, değindiğim gibi, dünyanın çok çeşitli yerlerinde devrimci olaylara da zemin hazırlamıştır; olanak vermiştir. O ülkelerde üretilen sanat da bu yaklaşımı kucaklamış ve kuşatmıştır.

Ustelik Türk toplumunun özgül koşullarının varlığını düşünmek zorunluluğu vardır ve o koşullar bizim toplumcu şairlerimizin belirtmeye çalıştığım kısıtlamalarını  hızla aşmaya zorlamaktadır. Türkiye gibi 1980 öncesini, niteliği ne ölçüde tartışılır olursa olsun, yoğun bir politik 'bilinçlenmeyle geçirmiş bir toplumun herşeyi hiç olmamışçasına bir kenara bırakması 'olanaksızdır. Bunu açıklayacak nesnel bir dizi olguya gereksinmemiz var. Bunların ilki, benim daha önce vurguladığım 80 sonrasının politik ortamıdır.:

Ikincisi, o politik ortamın yarattığı boşluğun verdiği olanakla türemiş kimi sanatçıların ve .düşünürlerin toplumculuk ve toplumcu gerçekçilik konusundaki yaklaşımlarıdır.

Toplumcu gerçekçilik o kişiler tarafından artık aşılmış bir gerçeklik olarak gösteriliyor. Bunun en temel nedeni toplumcu gerçekçiliğin aşıldığını söyleyen kişilerin eldeki olguyu sadece 'resmi' sanat ideolojisi olarak görmesidir. Glasnost ve Perestroyka gibi iki kavramın gündelik düşünce yaşantımıza girmesi çok şeyi değiştirmiştir. Bu arada da 'resmi' sanatsal üretim biçimi gibi algılanan toplumsal gerçekçilik rafa

kaldırılmak istenmiştir. Oysa bu yaklaşım özünde yanlıştır. Toplumcu gerçekçilik sonuçta bir dünya görüşünün (hatta ideolojinin bile değil) sanatsal üretimidir. Bütün bir yaşamı ve insan gerçeğini alabildiğine özgür bir biçimde kucaklar ve insana yabancı olmayan hiçbir şeyin kendisine yabancı olmadığını söyleyen görüşe bağlanır. Dün olduğu kadar bugün de söyleyecek sözü olduğu kanısındayım.

Marksist eleştirinin özellikle son yıllarda geliştirdiği söylem ve tartıştığı kavramların da bu gerçeği aştığını söyleyemeyiz. Dönüştürmüştür, elbette bir dizi şeyi yeniden biçimlendirmiştir, ama kavramın kendisi varolduğu için bunlar yapılabilmiştir.

Türkiye' de toplumcuların yazdığı ya da yazamadığı şiire bakarak, bütün bir toplumcu gerçekçi kültürü yok saymak; toplumcularımızın yanlışlarını gözleyerek, toplumcu gerçekçiliğin eksikliğini vurgulamak gerçekçi bir yaklaşım değildir. O gerçekler, yani toplumcuların kendilerini aşması gerektiğini

bize duyumsatan gerçekler ne kadar ortadaysa, toplumcu gerçekçi edebiyat ga şiir de o kadar ortadadır.

Ötesi mal bulmuş mağribi olmaktır.

1) Zikreden . Mark Zimmerman.

Cardenal, Flights Of Victory, ed. and trans. Zimmerman Maryknoll, N Y 1985 pp.x

2) Gibbons, Reginald. "Political Poetry and the Example of Ernesto Cardenal", Ctticsl İnquriry, sptitıg 87 V. / 3. No: J pp. 654

3) Burke, Kenneth. The Philosophy of Litetsry Form: Studies in Synıbolic Action, 34 ed. Berkeley and Los Angeles, 1973. pp. 314.

4) Danto, Arthur. The oı. senfranchistenıent Of Art. Columbis Utıiv. Ptess, 1986. p. 139.

5) McGrath, Thomas, "The Front tiers of Language", reprtinted in North Dakota Quarterly 50. Fal 1982 p.28-29. ,

6) Milosz, Csezlaw. The Wıines of Poetry. Cambridge, Mass. 1983 p. 7 )7) Burke, ibid. pp.87

ALINTI:

Dergi

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.